biyogüvenlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biyogüvenlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2010 Pazartesi

TÜKETİCİNİN HEM CEBİ, HEM DE SAĞLIĞI TEHDİT ALTINDA!

Türkiye‘de yaşanan gıda güvenliği sorunları, halk sağlığı üzerinde ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Sorun, ilgili mevzuatın eksikliği / yetersizliği / yanlışlığından başlamakta, gıda denetimlerinden neredeyse vazgeçildiği bir ortamda boyut kazanmakta, tarım ve gıda sektörü ile ilgili uygulanan politikaların doğurduğu sosyo ekonomik yapı üzerinde şekillenmektedir.

Üretici ve tüketici konumundaki milyonlarca yurttaşımızın refahını ve sağlığını olumsuz etkileyen gıda güvenliği sorunlarından, son günlerde önem kazanan biyogüvenlik alanı ile et sektörü gelişmeleri konusundaki ODA‘mız değerlendirmelerini kamuoyuyla paylaşmayı gerekli ve yararlı gördük.

1 - Biyogüvenlik Yasa Tasarısı

Uluslararası düzeyde yapılan bilimsel çalışmalar, GDO‘lu ürünlerin alerjik reaksiyonlar doğurduğunu ve antibiyotiğe direnç yarattığını kanıtlamış; kan biyokimyasında bozulmalar - organ hasarları - doğum anomalileri - üçüncü nesilden sonra kısırlık yaratma risklerinin de varlığını ortaya koymuştur.

Buna karşılık, Türkiye‘ye 1998 yılından bu yana 30 milyon tondan fazla GDO‘lu olma riski yüksek mısır, pamuk, soya ve pirinç girmiş, karşılığında 15 milyar dolar düzeyinde ithalat parası ödenmiştir.

Tüketici ve halk sağlığı ve çıkarını hiçe sayan bu durum tarafımızdan yıllardır dile getirilmiş ve derhal bir Biyogüvenlik Yasa‘sı çıkartılarak sorunun çözüme kavuşturulması talep edilmiştir.

Buna karşılık, tüm ikazlarımıza rağmen Yasa çıkarılmadan 26 Ekim 2009 tarihinde GDO ticaretini serbest bırakan bir Yönetmelik yayımlanmış; kamuoyundan yükselen haklı itirazlar karşısında 20 Kasım 2009 tarihinde Yönetmelik değişikliği yapılmıştır. İlgili Yönetmelik ve değişikliği için Danıştay önce yürütmenin durdurulması kararı vermiş, ardından yapılan itiraz üzerine bu kararı kaldırmıştır. Böylece hukuki durum, tamamen Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın düzenlediği biçime dönmüşken; bu kez Bakanlık, "hukuki duruma uyum sağlamak" gibi asla geçerli olmayacak yeni bir mazeret öne sürerek, 20 Ocak 2010 tarihinde bir Yönetmelik değişikliği daha yaparak, daha evvel yaptığı düzenlemelerin önemli bir bölümünün uygulamasını 1 Mart 2010 tarihine kadar ertelemiş; böylece yaratılan hukuki kaos ortamında milyonlarca dolarlık rantlar üretilebilmiştir.

Daha evvel sorduk, yanıt alamadık. Şimdi bir kez daha soruyoruz:

1) 26 Ekim 2009 tarihine kadar kontrol belgesi almış ürün kaç tondur?
2) 26 Ekim 2009 - 20 Ocak 2010 tarihleri arasında kontrol belgesi almış ürün kaç tondur?
3) Bunların ürün dağılımı nasıldır?
4) Bunların ithalatçıları kimlerdir?
5) GDO analizi konusunda akredite edilen kaç tane özel kuruluş vardır, bunların akreditasyon tarihleri nelerdir ve sahipleri kimlerdir?
6) Bakanlık 26 Ekim 2009 tarihli Yönetmeliği ile yurtiçi edilmesine izin vermediği ve 20 Kasım 2009 tarihinde tedbirlerini geliştirme ihtiyacı duyduğu riski büyük GDO‘ların ithalatına, ne olmuştur da izin verme durumunda kalmıştır?

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın bu yakıcı sorular karşısında sessiz kalma hakkı yoktur. Bakanlığı kamuoyuna açıklama yapmaya bir kez daha davet ediyoruz.

Yönetmelik ve değişikliklerinin doğurduğu bu karmaşa ortamının dışında, Biyogüvenlik Yasa Tasarısı‘nın TBMM Komisyonlarındaki görüşmeleri tamamlanmıştır. Kısa süre içinde Genel Kurul‘da görüşülmeye başlanacak Tasarı, halk sağlığı açısından kalıcı düzenlemeler getirmesi açısından, büyük önem taşımaktadır. Ziraat Mühendisleri Odası olarak, bugüne dek sürdürülen GDO tartışmalarının halk yararına sonuçlanabilmesini sağlayabilmek için, bu kritik dönemeçte, Tasarı ile ilgili değerlendirmelerimizi kamuoyuyla paylaşmayı görev sayıyoruz;

a) Tasarı‘nın genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvan üretimini yasaklayan içeriği doğrudur. Daha önce bu ürünlerin ekimini serbest bırakan bir Tasarı Taslağı‘nı Bakanlar Kurulu‘na sevk eden Bakanlığın, kamuoyundaki haklı tepkiler üzerine bu tavrından vazgeçmesi, kamuoyu baskısının gücünü ve değerini göstermesi açısından anlamlıdır.

b) Buna karşılık, yukarıda sağlık riskleri sayılan GDO‘lu ürünlerin ithalatının serbest bırakılması, hem halk sağlığı hem de Türkiye‘nin tarımsal üretim potansiyeli açısından büyük bir yanlıştır. Çıkarılan Yönetmeliklerde GDO‘ların bebek mamalarında kullanımı ve antibiyotiğe direnç geni taşıyan GDO‘lu ürünlerin ithalatı yasaklanmışken, Yasa Tasarısı bu konularda bir yasaklama getirmemektedir. Ayrıca, GDO‘lu ürünlerin etiketlenmesinde geçerli olacak ve Avrupa Birliği‘nde %0.9 olarak belirlenen eşik değerin saptanması yetkisinin Tasarı ile Bakanlığa bırakılıyor olması, bir diğer önemli eksiklik olarak öne çıkmaktadır.

c) Tasarı‘nın en can alıcı bölümlerinden birisi de, tüm bu düzenlemeleri yapmaya yetkili kılınacak Biyogüvenlik Kurulu‘nun oluşumuna ilişkindir. Tasarı‘ya göre Kurul, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘ndan 4, Çevre ve Orman Bakanlığı‘ndan 2, Sağlık - Sanayi ve Ticaret Bakanlığı - Dış Ticaret Müsteşarlığı‘ndan 1‘er üye olmak üzere toplam 9 üyeden oluşmakta; Tarım Bakanlığı kontenjanından iki kişi ise, üniversite ve meslek örgütleri tarafından gösterilecek adaylar arasından Bakanlıkça seçilecektir. Şimdi soruyoruz: 1998 yılından bu yana, meslek Oda‘ları, platformlar ve birliklerinin tüm haklı uyarılarına kulak tıkayarak Türkiye‘ye 30 milyon ton GDO‘lu ürün girmesine göz yuman Bakanlıkların atadıkları temsilcilere halk nasıl güven duyacaktır? Bakanlık, üniversite ve meslek örgütlerinin gösterdiği adaylar içinden seçme hak ve yetkisini nereden almaktadır? Bu üniversiteler ve meslek örgütleri hangileri olacaktır? Bugüne dek GDO konusunda bir tek çalışma - açıklama yapmamış meslek örgütlerinden seçilmesinde Tasarı gereği bir engel olmayan üyeler, Kurul içinde nasıl bir etkinlik gösterebileceklerdir?

d) Bütün bu soruların karşılığının halk yararına olabilmesi için, 13 kişiden oluşmasını önerdiğimiz Biyogüvenlik Kurulu‘nun üyeleri de şöyle olmalıdır: Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Dış Ticaret Müsteşarlığı‘ndan 1‘er kişi, Yüksek Öğretim Kurumu tarafından konusunda uzman olan ve şirketlerle ortak proje yapmamış öğretim üyeleri arasından belirlenecek üç kişi, TMMOB‘ye bağlı Ziraat, Gıda ve Çevre Mühendisleri Odası tarafından belirlenecek üç kişi, Türk Tabipler Birliği‘nden bir kişi, tüketici örgütlerini temsilen kendileri tarafından seçilecek bir kişi, olmak üzere toplam 13 kişi.

Bu çerçevede, Türkiye‘nin biyoteknolojik araştırmalarının altyapısını kuran ve geliştiren, ülkenin biyogüvenliğini sağlayan, GDO‘lu ürünlerin üretim - ithalat ve transit geçişini yasaklayan, Biyogüvenlik Kurulu‘nu bağımsız - bilimsel - demokratik bir temelde kuran bir Biyogüvenlik Yasası için, halkın ve yazılı ve görsel basınımızın dikkati ve katkısının önemini bir kez daha vurgulamak istiyoruz.

2- Et Fiyatlarında Artış ve İthalat Tartışmaları

Son günlerde hızla artan et fiyatları, hem halkın mutfağına kırmızı etin girememesine neden olmakta, diğer taraftan da ithalat tartışmalarını alevlendirmektedir. 2009 Haziran ayında 18 TL olan dana kıyma fiyatı, 2010 Şubat ayında 24 TL‘ye, 20 TL olan dana biftek fiyatı 28 TL‘ye, 26 TL olan dana bonfile fiyatı 30 TL‘ye, 17 TL olan kuzu but fiyatı da 23 TL‘ye çıkmıştır. Bu çerçevede, ortalama bir Avrupa‘lı yılda 75 kg kırmızı et tüketirken, ülkemizde kişi başına tüketim 8 kg ın altına düşmüştür. Kurban Bayramı dışında et tüketemez bir toplum haline dönüşmenin kabul edilemezliği açıktır. Sorunun doğru bir şekilde ele alınarak çözülmesi gereklidir. Bunun için de, şüphesiz, öncelikle sorunun doğru tespitine ihtiyaç vardır.

a) Türkiye, hızla artan ve dinamik bir nüfus yapısına sahiptir. 1980 yılında 44.5 milyon olan nüfusumuz, bugün 72.5 milyon düzeyindedir. Buna karşılık, TÜİK verilerine göre, aynı dönemde büyükbaş hayvan varlığı 16.9 milyondan 10.9 milyona; küçükbaş hayvan varlığı ise 67.6 milyondan 29.5 milyona gerilemiştir. Türkiye‘nin 1980 yılında 204 bin ton olan kırmızı et üretimi, günümüzde 480 bin ton düzeyindedir.

b) 1980 - 2010 dönemini yansıtan bu tablo, Et ve Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu gibi düzenleyici ve müdahale edici kuruluşların tasfiye edildiği ve işlevsizleştirildiği bir süreç içinde; yem fiyatları başta olmak üzere her türlü girdi fiyatının sürekli arttığı, buna karşılık et ve süt fiyatları artışının geri kaldığı, piyasada oluşan kartellerin üretici fiyatlarını baskıladığı bir dönemi anlatmaktadır. Çayır ve meraların amaç dışı kullanıldığı, bu alanlardan çeşitli nedenlerle yararlanılamadığı, tespit - tahdit - tahsis işlemlerinin etkinlikle yürütülemediği bu dönemde, üretici hayvansal üretimden giderek kopmuştur. Buna karşılık hem canlı hayvan, hem lop et kaçakçılığı, bazı kesimler için büyük rant kapıları oluşturmuştur.

c) 2000 - 2010 dönemi, tüm aksi iddialara rağmen, hayvancılıkta geriye gidişin sürdüğü yıllardır. Türkiye‘nin 2000 yılında büyükbaş hayvan varlığı 10 milyon 761 bin iken, bugün 10 milyon 860 bin dolayındadır. Aynı dönemde küçükbaş hayvan varlığı 28 milyon 492 bin‘den, 23 milyon 975 bin‘e gerilemiştir. Kaldı ki, sektörün birçok uzmanı, Türkiye‘nin gerçek hayvan varlığının, bu sayının oldukça altında olduğunu ifade etmektedirler. Aynı dönemde kırmızı et üretimi ise 491 bin ton‘dan 482 bin ton‘a düşmüştür.

d) Bu tablonun bir kriz fotoğrafına dönüşmesinde, kilit dönem 2007 yılıdır. Bu dönemde artan girdi fiyatları karşısında, süt tekellerinin çabasıyla süt fiyatlarının 35 kuruşa kadar geriletilmesi, birçok hayvanın kesime gönderilmesine neden olmuştur. Üreticinin "Sarı Kız Hakkını Helal Etmiyor" teması altında yaptığı mitingler, gazete ilanları dikkate alınmak yerine; "ideolojik" olarak tanımlanmıştır. Oysa 2007 yılının istatistikleri, yalın gerçeği ortaya koymaktadır: 2005 ve 2006 yıllarında sırasıyla 409 ve 439 bin ton olan kırmızı et üretimi, 2007 yılında, yoğun kesimler nedeniyle 576 bin ton‘a yükselmiştir. Bir kriz ve çöküş istatistiği olmasına rağmen, bu durum, et üretimi artışı olarak kamuoyuna yansıtılmıştır. Sonuçta, Türkiye kaçınılmaz gerçek ile yüz yüze gelmiştir. Bugün, talebi karşılamakta yetersiz olduğu açık olan bir üretim eksikliği ortadadır. Bu durum, spekülasyon diye geçiştirilemeyecek kadar ciddidir.

e) Gıda denetimlerinin eksikliği, bir başka önemli sorun olarak ortadadır. Piyasayı denetlemekle sorumlu kamu yönetimi yapılarının hizmet binalarına 100 metre mesafede yapılan 1 TL‘ye döner ekmek, 3 TL‘ye bir kilo sucuk satışları görmezden gelinmektedir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın 5 bin gıda denetmeni ile 400 bin gıda üretim - satış ve dağıtım noktasını, bir bu kadar da kayıt dışı sektör varken, etkinlikle denetleyebilmesi fiziken mümkün değildir. Tüm haklı ikazlarımıza rağmen, bu alanda çalışan kamu görevlilerinin sayısını yeni alımlarla artırmayan, işletmelerin iç denetimini sağlayan sorumlu yöneticilerin sorunlarını çözmek ve sistemin etkinliğini artırmak yerine hazırladığı Yasa Tasarı taslakları ile sorumlu yöneticiliğin çalışma alanlarını en alt düzeye indirgeyerek sistemi fiilen ortadan kaldırmaya çalışan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, gıda denetimleri alanındaki bu korkunç tabloyu ortadan kaldırmakla yükümlü ve görevlidir.

f) Sorunun, ciddiyetine bağdaşır bir şekilde, doğru ve kararlı politikalarla çözülmesi gereklidir. Kimi çevrelerce çözüm olarak sunulan ithalat, mevcut üretim yapısının da çökmesine neden olacaktır. Bu çerçevede, acilen hayvan populasyonunu artırıcı, verimliliği yükseltici üretim odaklı politikalara ihtiyaç vardır. Bunun yanında, ülkeyi baştan başa esir almış olan hayvan hastalıklarının eredike edilmesi için ciddi çalışmalara acilen ihtiyaç bulunmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde uygulanan hibe desteği, tüm ülkeyi kapsayacak biçimde genişletilmelidir. Ayrıca destek miktarı da yükseltilmelidir. Dişi ve damızlık hayvanların kesilmesi mutlaka önlenmeli, hatta bu konuda mevzuat çıkarılmalıdır. Piyasa fiyatlarına gerektiğinde müdahale edebilecek mekanizmalar oluşturulmalıdır.

"At ve eşek kesimi yapıldığı ve kaçak bufalo etlerinin yakalandığına" yönelik haberler, zaten yüksek fiyatlar nedeniyle et alamaz hale gelmiş olan halkımızı daha da tedirgin etmiştir. Kaçak hayvan girişini önlemek için sektördeki kayıt dışılığa karşı etkin mücadele verilmelidir. Kontrolsüz kesimlere karşı denetimler artırılmalıdır.

Hayvancılık sektöründeki sorunlar ithalatla çözülemez. İthalata dayalı politikaların geçmişte hayvancılığa ne denli zarar verdiği hatırlanmalıdır. Süt fiyatlarında istikrar sağlanması halinde, süreç içinde hayvan varlığımız da artma eğilimine girecektir. Bu doğrultuda üretici birliklerinin örgütlenmesinin teşvik edilmesi de büyük önem taşımaktadır.

Kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.

Dr. Gökhan GÜNAYDIN
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı
14 Şubat 2010

29 Ocak 2010 Cuma

GDO'LARA İZİN VEREN BİYOGÜVENLİK YASASI KABUL EDİLEMEZ

Biyogüvenlik Yasası çıkmadan alanın yönetmelikle düzenlenmesi, ardından hızlı ve esnek değişikliklerin gündeme gelmesi, Danıştay dairelerinin bu konuyu yasama yetkisinin devri niteliğinde görerek, 20 Kasım 2009 tarihinde yürütmesinin durdurulmasına karar vermesi, Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun yönetmeliğin maddeleri itibarıyla inceleme yapılmadığı gerekçesiyle yürütmenin durdurulması kararını kaldırması, sözü edilen ara kararların tebliğ süreleri, GDO’lar ile ilgili düzenlemeleri içinden çıkılmaz bir duruma sürüklemiştir. Doğru içerikli bir Biyogüvenlik Yasası’nın çıkması, bu konudaki duraksamaları giderir nitelikte olacaktır. Ancak sözü edilen Yasa Tasarısı’nın gerek içeriği, gerekse TBMM’deki ele alınış biçimi, bu alandaki kaygılarımızı artırmaktadır.

Biyogüvenlik Yasa Tasarısı 12 Ocak 2010 tarihinde TBMM’ye ulaşmış, Çevre - Avrupa Birliği - Sağlık ve Adalet olmak üzere dört adet tali komisyonda büyük bir hızla görüşmeleri tamamlanarak, 19 Ocak 2010 tarihinde esas komisyon olan Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonu’nda görüşmeye açılmıştır. Tasarının alerjik reaksiyon, antibiyotiğe dayanıklılık, kan biyokimyasında bozulma, organ hasarı, doğum anomalileri ve kısırlık yaratma riski bulunan GDO’lu ürünlerin ithalatını serbest bırakması, insan sağlığı açısından kabul edilemez. Bunun yanında GDO’lu ithalatın sürmesi, üreticimizin üretim kapasitesini kırmaya devam edecektir.

Tasarıda, ülkenin biyogüvenliğini sağlamaktan sorumlu olacak Biyogüvenlik Kurulu’nun Tarım ve Köyişleri Bakanı’nca 4, Çevre ve Orman Bakanı’nca 2, Sağlık Bakanı’nca 1, Sanayi ve Ticaret Bakanı’nca 1 ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nca 1 olmak üzere toplam 9 atanmış üyeden oluşması, tüm sistemin en kırılgan noktasını oluşturmaktadır. Bakanlığın kendi çıkarttığı yönetmeliği delme konusundaki yoğun çaba ve çalışmaları, söylemimizin kanıtı niteliğindedir. Hangi bakanlık tarafından nasıl seçileceği belli olmayan biçimde, üyelerden en az ikisinin üniversite veya meslek örgütleri temsilcileri arasından seçileceği hükmü, yalnızca kamuoyu tepkisini yatıştırmaya yönelik yararsız bir ifadeden ibarettir. Bu bağlamda, Biyogüvenlik Kurulu’nun, konu ile çıkar çatışması içinde olmayan bilim insanları ve halkın temsilcileri olan meslek, üretici ve tüketici örgütleri tarafından seçilmesi, kamu yararı odaklı bir çalışma düzeni için zorunlu olarak değerlendirilmektedir.

GDO’ların insan ve hayvan sağlığı ile çevre ve biyoçeşitliliğimize zarar vermemesi, üretici - tüketici - halk yararına bir Biyogüvenlik Yasası çıkması için, tüm halkımızı, gizli ve açık lobi faaliyetleri konusunda daha fazla duyarlı olmaya, Bakanlık ve TBMM çalışmalarını dikkatle izlemeye davet ediyoruz.

Turhan ÇAKAR
Tüketici Hakları Derneği Genel Başkanı
GDO'YA HAYIR PLATFORMU

10 Ağustos 2009 Pazartesi

MAHŞERİN DÖRT ATLISI: GIDA TEKELLERİ, TOHUM BANKALARI, PATENTLEME, GDO (MUSTAFA EBERLİKÖSE)

Bankalar; batışlarıyla, yaptığı yüksek kâr oranlarıyla, geri ödemesini yapamadığımız kredilerle gündelik hayatımızın bir parçası haline geldi. Katılım bankası, mevduat bankası, yatırım bankası gibi çeşit çeşit bankaya sahipken yeni bir banka türü daha icat edildi: Tohum Gen Bankası...

Peki nedirhum bankası ve neoliberal tarım politikalarında işlevi nedir?

1)Tohum bankası nedir?

Tohum bankaları son yıllarda dünya gündeminde önemli bir yer kaplıyor. Tarım, insan türünün devamlılığı açısından yaşamsal bir faaliyet. Tarımın olmazsa olmazı ise tohum. Tohum bankaları en kısa ifadeyle organik tohumların toplanarak uygun koşullarda depolandığı binalardır. Tohum bankaları, depolama işlevinin yanı sıra “bilimsel” araştırmaların da yapıldığı merkezler konumunda.

Tohum bankasını icat edenler, bankayı “dünyada gıda üretiminin ve çeşitliliğinin küresel ısınma, kuraklık, bilinçsiz üretim vb nedenlerle tehlikede olduğu tezi” doğrultusunda, tarımda üretimin sürerekliliğini sağlamanın ve çeşitli teknolojik müdahalerle (hibritleme, genetik müdahale vb) dışsal etkenlere dayanaklı yeni tohumları üretmenin aracı olarak tanımlıyorlar. Banka popülerleştirilmiş söyleme göre, “olası bir küresel felaket (nükleer savaş, doğal afetler vb. ) sonrası Nuh’un Gemisi olarak tanıtılıyor.

2) Tohum bankalarının faliyetleri hakkında ne biliyoruz?

Tohum bankası faaliyetleri hakkında, sahiplerinin verdikleri yüzeysel bilgiler dışında bilgi yok. Tohum bankalarının birçok faaliyeti “ticari sır” gerekçesiyle açıklanmıyor. Yani insan neslinin varlık yokluk sınırı ticari sırlar üzerine çiziliyor.

3) Neden “tohum deposu” değil de “tohum bankası”?

Büyüklerimizin dediği gibi herşeyin vitamini kabuğundadır. Tohum politiklarının özü de kabuğunda yani “tohum bankası” isminde saklı. Tohumlar bir depoda değil, bir bankada saklanıyor. Bir bankanın temel ereği her zaman için finansal kârdır. İnsan yaşamına dair tüm öğelerin hızla metalaşmasına paralel “canlılığın kaynağını içeren tohum” da metalaştırılıyor. Domates, salatalık, pirinç, bulgur ne varsa artık, insanlığa verilecek ya da verilmeyecek bir krediye dönüştürülüyor.

4)Tohum bankası : Tohum patentleme mi?

Tohum bankalarında bilimsel (genetik değişim, hibritleme) araştırmalar yapılarak yeni tip tohumlar elde ediliyor. Tohum bankalarında üretilen yeni tip tohumların mülkiyet hakları uluslararası tarım tekelleri tarafından patentleniyor. Patenteleme çalışmaları, tohum bankalarında yapılanlarla sınırlı değil. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki organik tohumlar, doğrudan satın alma veya üzerinde küçük genetik değişilikler yapma yoluyla hızla patentlenmekte. Tarım tekelleri sırf bu amaçla özel ekipler(1) oluşturuyor. Patent hakkı alınmış bir tohumun köylüler tarafından patent hakkı ödenmeden ekilmesi durumda ciddi tazminat davaları açılıyor ve ekilen ürünler sökülüyor. Monsanto firması yetkilileri, 1997 yılında Kanada‘da yaptığı incelemelerde çiftçi Percy Schmeiser´in 560 hektarlık tarlasında, genetik değişime uğramış ”Roundup” denilen kolza buldular. Monsanto, Schmeiser´in ürettiği kolza için patent hakkını satın almadığı, böylece patent yasasının çiğnenmiş olduğu gerekçesiyle Schmeiser´in hektar başına 15 dolar ödemesini talep etti. Ancak buna çiftçi Schmeiser’in itiraz etmesi üzerine dava açan Monsanto iki alt mahkemede de haklı görüldü. Schmeiser GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) tohumların polen yoluyla tarlasına taşındığını ve kendi tarlasının zarar gördüğünü belirtiyordu.

5) GDO kullanımı nedeniyle organik tohumlar yok olurken tohum bankaları işlevi ne olacak?

Bilindiği gibi tarım tekelleri tarafından üretilen GDO’lu tohumlar dünyada hızla yayılıyor. GDO’lu tohum çeşitlerinden olan “Terminatör Tohumlar” organik tarım alanları ile temas ettiklerinde (Gen kaçışı yoluyla) tam bir soykırım yaşanıyor. Organik tohumlar, tarım tekellerinin GDO’lu ürünleri nedeniyle ciddi risk altında. Organik tohumların GDO nedeniyle ortadan kaldırıldığı bir gelecekte, tohum bankaları hayati bir öneme sahip olacak. GDO’lu tohumların egemen olduğu bir dünyada tohum bankaları aracılığıyla organik tohumları elinde tutan tekeller, tarımda mutlak bir egemenlik sağlayabilirler. Henry Kissinger’ın 1970’lerde ifade ettiği gibi: ‘Petrolü kontrol ederseniz ulusları kontrol edersiniz; ama yiyeceği kontrol ederseniz, insanlığı kontrol edersiniz.”

6) GDO’yı üretenler ile tohum bankalarını kuran ve destekleyenler kimler?

Tohum bankaları arasında en dikkate değer olanı Norveç’in Svalbard kasabasında 2008 yılında kurulan Kıyamet Tohum Bankası. Dünyanın en büyük tohum bankası olan Kıyamet Günü Kasası, Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü (GCDT) tarafından yönetiliyor. Bankanın, isminden de belli olduğu gibi olası bir “kıyamet” senaryosu üzerinden, tarımın sürekliliğini ve biyoçeşitliliği korumak üzere kurulduğu açıklandı. Peki kim “Nuh’un gemisinin” kaptanları: Bill&Melinda Gates Vakfı, Rockefeller Vakfı, ABD’li tarım tekelleri DuPont/Pioneer Hi-Bred, Monsanto, son olarak İsveç kökenli tarım şirketi Syngenta. Bu kuruluşlar arasından ikisinin faaliyetlerine mercek tutmak yeterli olacaktır.

Rockefeller Vakfı: Dünyayı “Yeşil Devrim” kavramıyla tanıştıran aile şirketinin vakfıdır. Rockefeller ailesi yürütülen tohum bankası çalışmalarının en önemli parçası durumunda. Rockefeller ailesi 1900’lü yılların başından beri genetik saflaştırma (öjenik) çalışmalarına astronomik yatırımlar yapıyor. Öjenik(2) çalışmalarının en ünlü uyguluyucuları bizzat Adolf Hitler ve Benito Mussolini’dir. Rockefeller ailesinin Hitler’in çalışmalarına kayda değer finansal destekte bulunduğu biliniyor. Rockefeller Vakfı bünyesinde nüfus planlama çalışmalarına dair faaliyet yürüten yan kuruluşlar da (Uluslararası Tarım Araştırmaları Küresel Danışma Grubu CGIAR) mevcut. Ayrıca ailenin Birleşmiş Milletler, Dünya Gıda Örgütü, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlarda önemli lobi faaliyetleri yürütttüğü bilinmektedir.(3) Bitkisel ürünleri arîleştirme çalışmaları GDO’lu tohum üretimi şeklinde gerçekleşiyor. Yani Rockfeller ailesinin bir eli GDO üretiminde bir eli tohum bankası çalışmalarında.

DuPont/Pioneer Hi-Bred: ABD menşeili tarım ve kimya firmasıdır. Kurucusu Henry Wallace,(4) 1942 yılında hayvancılıkta hibrit çalışmalarını ilk gerçekleştiren kişidir. Kıyamet Tohum Bankası’nın en önemli ortaklarından biri olmakla birlikte, dünyanın en büyük patentli GDO’lu tohum ve tarım kimyasalları devidir. Türkiye temsilciliği olan Pioneer tohumculuk şirketi 1998 yılında ISO 9001 Kalite Belgesi’ne “layık” görülmüştür. Yani DuPont/Pioneer Hi-Bred şirketi hem dünyada bir GDO devi hem de tohum bankasının en önemli ortaklarındandır.

7) Türkiye ve Tohum Gen Bankası

Türkiye Tohum Gen Bankası’nın kurulma kararı, 2008 Şubat ayında Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'da gerçekleştirilen D-8 (5) Tarım Bakanları Konferansı'nda alındı. Aynı konferansta tohum bankası çalışmalarını Türkiye ve İran’ın ortak yürütmesi karara bağlandı. Ankara’da temel atma töreni Tarım ve Köyişleri (5) Bakanı Mehdi Eker tarafından 30 Temmuz’da yapılan banka, sessiz sedesız bir şekilde hayata geçmiş oldu. Tohum gen bankasının kuruluş amacı Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker tarafından “Yurtiçi ve yurt dışından topladığımız tohumları burada hem genetik olarak muhafaza etmiş olacağız insanlık adına, hem de bilim insanlarının yapacakları çeşitli çalışmalarda bu materyal olarak kullanılabilecektir” şeklinde açıklandı.

Tohum bankasının işletme hakkı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’ne (TAGEM) verilmiş durumda. Tohum bankasının nasıl işletileceği, 350 milyon dolar tutarındaki kaynağının nereden bulunacağı ve katılımcı ülkelerin tohum bankasında pozisyonlarına dair 21-24 Temmuz tarihlerinde İzmir’de bir toplantı gerçekleştirildi. Türkiye özel sektörünü İzmir toplantısında Türkiye Tohumcular Birliği (TÜRKTOB) tesmil etti. TÜRKTOB Başkanı Hakkı Şafak Ses projeye mali destek verecek olan kurumları Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Gıda Örgütü (FAO) ve Avrupa Birliği (AB) olarak açıkladı.

Türkiye’de kurulacak tohum gen bankasına dair Türkiye Tohum Endüstrisi Derneği (TÜRKTED) Yönetim Kurulu Başkanı Ali Özbuğday’ın yapmış olduğu açıklamalar da hayli dikkat çekici;”Türkiye D-8 ülkeleri arasında kendine özgü bitki türleri en fazla olan ülkedir. Bu nedenle tohum bankasının burada kurulması, ıslahçı kuruluşların ileride bu genleri araştırma geliştirme çalışmalarında kullanması ve diğer ülke kaynaklarının da korunması ve geliştirilmesi son derece önemli.” Özbuğday konuşmasının devamında Türkiye’nin bir an önce Norveç’te kurulu olan tohum gen bankasına üye olması gerektiğini belirtiyor. Ali Özbuğday Türkiye’de biyoteknoloji konusunda 2 milyon avroluk yatırımla Yerel Genetik Araştırma Merkezi merkezini kurmuş olan bir isim. Özbuğday’ın yapmış olduğu çalışmalara Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, TÜBİTAK ve AB’nin kayda değer mali yardımlarda bulunduğu kendisi tarafından açıklandı.(6) TÜRKTED yönetim kurulunda bulunan diğer isimler de dikkat çekici. Monsanto temsilcisi Muhasip Üye İ.Hamit ESİN, SYNGENTA temsilcisi Üye Argun Şahin. Her iki şirket de Norveç’teki “Kıyamet Günü Kasası” projesinin ana sahipleri.

Türkiye’de kurulacak olan Tohum Gen Bankası daha şimdiden tarım tekellerinin ağzının suyunu akıtmış durumda. TÜRKTOB ve TÜRKTED gibi tarım tekeli birlikleri projeyi ayakta alkışlıyorlar.

Bu bilgiler dışında kamuoyuna tohum gen bankasının nasıl yönetileceğine, bankanın tarım şirketleri ve tarım emekçileriyle nasıl bir ilişki içerisinde olacağına dair hiçbir bilgi verilmiş değil. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tohum Gen Bankası ile ilgili popülist söylemlerin dışında ayrıntılı bir bilgilendirme yapma zorunluluğundadır!

8) Biyogüvenlik yasası ve tohum bankası

Türkiye’de henüz bir biyogüvenlik yasası yok. Hazırlanan biyogüvenlik yasası taslakları ise GDO'lu ürünlerin ülkeye girişine resmi olarak kapıları açar nitelikte. Zaman gazetesinin itiraf niteliğindeki bir haberine göre (7), biyogüvenlik yasası hazırlanırken; Pioneer, Monsanto, Cargill gibi uluslararası tarım/GDO tröstlerinden hem görüş alındı, hem de bu kuruluşlar komisyonda temsil edildi.

Taslakların hazırlandığı bilgisi Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek tarafından “GDO bebek ürünlerinde kullanılmayacak” şeklinde “teselli edici” bir üslupla kamuoyuyla paylaşıldı. Yani GDO’lu ürünlerin bebekler için tehlikeli olduğu kabul edildi. Bebekler için tehlikeli olan bir besinin yetişkinler için neden tehlike ifade etmediğine dair bir açıklama yapılmadı. Ayrıca biyogüvenlik yasa taslağı hakkında bilgilere göre GDO’lu mamalar yasak, ancak yenilebilir aşıların (aşı içeriğine sahip haplar), vitaminlerin bebekler için özel geliştirilmiş olanlarının kullanımı konusunda bir sınırlama yok.

Kısaca biyogüvenlik yasa taslağı varolan haliyle GDO’lu ürünlerin üretimini ve ithalatını engeller nitelikte değil. Bu çerçevede bir yasa taslağı hazırlayan zihniyetin, tohum bankalarını GDO’lu ürünlerin geliştirmesi noktasında kullanmayacağına nasıl bir garanti verilebilir?

9) Tarım Havzaları Üretim ve Destekleme Modeli ve tohum bankası

Tohum gen bankasının kurulma süreci ile tarım alanında üretici ile devlet arasındaki ilişkiyi tamamen değiştireceği ilan edilen “Tarım Havzaları Üretim ve Destekleme Modelinin” açıklanması aynı sürece denk geldi. Tarım Havzaları Üretim modeliyle GDO teknolojisinin yoğun olarak kullanıldığı mısır, aspir, konola, soya ve ayçiçeği üretimine “tam destek” verileceği açıklandı. Örneğin Türkiye’de üretimi yıllık 2 bin 280 ton olan aspirin, modelle birlikte 50 bin tona çıkarılması planıyor. Bu paralellik GDO’lu ürünlerin piyasaya girişinin ve üretiminin yasal düzenlenmelerle hazırlanması çalışmalarının hızlanmasıyla birlikte, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın organik tohumları bankada toplama derdine düştüğüne dair şüpheler oluşturuyor. Bakanlık kıyamet öncesi son hazırlıklarımı yapıyor?

Ayrıca belirtmek gerekir ki, model ile tam destek verilen tarımsal ürünler (mısır, aspir, konola, soya ve ayçiçeği) dünyada sıklıkla biyoyakıt üreiminde kullanılmakta. Bu besinlerin biyoyakıt üretiminde kullanılmasının dünyada başgösteren gıda krizinin temel tetikleyicisi olduğu söylenmekte.

10) İtalya G8 zirvesi ve tohum bankası

Bu yıl İtalya’da 8 Temmuz'da gerçekleştirilen G-8 zirvesinin temel başlıklarından biri de “Gıda Güvenliği”idi. İtalya’da gıda sorunun başlı başına bir sorun olduğunu ve bu sorunun artık “gıda yardımı” programları aşılmayacağına kanaat getirildi. Bu çerçevede gelişmekte olan ülkelere tarımsal kalkınma için 15 milyar dolarlık katkıda bulunma kararı alındı. Bu karar, doğrudan yatırımın önünü açan ve bunu teşvik eden bir çerçeve içerisinde kabul gördü.(8)

Gıda yatırımlarının önünün açılması için G-8 ülkeleri, gelişmekte olan ülkelerle işbirliğini sıkılaştırılarak korsan üretime karşı mücadeleye hız vermek niyetini de açıkladı. Bu zirvede fikri mülkiyetin korunması, gelişmenin temel taşlarından biri olarak açıklandı. Fikri mülkiyet olarak açıklanan ifade, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) kurucu anlaşmasının ekinde bulunan ve 134 ülkenin katılımıyla (Türkiye’de imzacılarındandır) imzalanan Ticari Zihinsel Mülkiyet Hakları Anlaşması’nın (TRİP) güçlendirilmesine bir gönderme olarak okunuyor. Bu anlaşma tarım tekellerinin patentleme çalışmalarının önünü tamamen açması nedeniyle ciddi eleştirilere maruz kalmıştı.

İtalya G8 zirvesi, yeni sömürge ülkelerle kurulacak tarımsal ilişkilere dair ciddi bir değişimi ifade etmekte. Doğrudan yatırımın artırılması ve telif haklarının (patentleme) korunmasına yönelik göndermeler gıda alanında yeni bir emparyalist aşamaya girildiğine dair önemli ipuçları veriyor.

Bütün bu çerçeve içersinde;

•“Dünya tarımında 1900’lü yılların başından beri tarım ve kimyasal tekelleri tarafından dillendirilen “Yeşil Devrim” yönelimin yeni bir aşamasına girildiğine,

•Gıda yardımı gibi dolaylı emperyal sömürünün yerini doğrudan “yatırıma” bırakarak tarım tekellerinin nüfus alanlarının arttırılacağına; yeni sömürge ülkelerinin tohum potansiyelinin hızlı bir patentleme saldırısıyla karşı karşıya kalacağına ve bu noktada tohum banklarının özel bir yer teşkil edeceğine,

•Tarım ürünleri içerisinde mısır, aspir, konola, soya ve ayçiçeği gibi biyoyakıt üretiminde kullanılılan tarım ürünlerinin özellikle yeni sömürgelerde teşvik edilmesiyle yeni gıda krizlerinin kapıda olduğuna ve bu ülkelerin her zamankinden daha fazla GDO tehlikesiyle karşı karşıya kalınabileceğine” dair öngörülerde bulunulabilir.

Mustafa Eberliköse
Kaynak: sendika.org 10 Ağustos 2009

Dipnotlar

(1) Dünya Ticaret Örgütü'nün kuruluş sürecinde (DTÖ) Uruguay'da yapılan toplantıda imzalanan Ticari Zihinsel Mülkiyet Hakları Anlaşması (TRİPS) genetiği değiştirilmiş ürünlerin patent hakkının satın alınabilmesinin yolunu açmıştır. Uluslararası tekellerinin basıncıyla ortaya çıkan anlaşma sonrası tarım şirketleri yerli halkların yetiştirmiş olduğu bitkilerin patent hakkını satın almaktadır. Örneğin 1997`de Teksas`da yerleşik, "Rice Tec" isimli ABD`li bir firma Hindistan`ın geleneksel "Basmati" pirincini çok az değiştirerek patent altına aldı.Basmati pirinçi Hindistan’ın en önemli tarım ürünlerindendir.
TRİPS 26.01.1995 tarih ve 4067 sayılı Kanunla onaylanarak 31.12.94 tarihinden itibaren Türkiye’de yürürlüğe girmiştir.

(2) Öjenik modern anlamıyla ilk olarak Sir Francis Galton tarafından ortaya atılmış, sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı bir toplumsal akım veya toplumsal felsefedir

(3)Uluslararası Tarım Araştırmaları Küresel Danışma Grubu’nun (CGIAR) İtalya’nın Bellagio kentindeki konferansının katılımcıları; Rockefeller Vakfı’ndan George Harrar, Ford Vakfı’ndan Forrest Hill, Dünya Bankası’ndan Robert McNamara ve 1972 yılında Stockholm’de yapılan BM Yeryüzü Zirvesi’ni Rockefeller Vakfı Mütevelli heyeti üyesi olarak örgütleyen, Rockefeller ailesinin uluslararası çevre örgütçüsü Maurice Strong’du. (Ölüm Tohumları-F.William ENGDAHL)

(4)Wallace'nin biyografisini yazan D.McDonald'a göre Henry Wallace tam anlamıyla Amerika'nın yeni dünya düzenini inşa etmesi için tanrı tarafından seçildiğine ve kendisinin de mesih olduğuna inanıyordu.

(5) Yakın zamanda başlatılan çalışmalar çerçevesinde Tarım ve Köyişleri Bankanlığı’nın isminin Tarım ve Gıda Bakanlığı olarak değiştirilmesi gündemde

(6)Özbuğday'ın açıklamaları

(7) Zaman gazetesi haber

(8) Ne tasadüftir ki Başbakan Erdoğan “Gıda Güvenliği” başlıklı konferansa konuşmacı olarak çağrılan isimlerden biriydi

5 Ağustos 2009 Çarşamba

TARIM BAKANLIĞI "GDO'YA BİZ DE KARŞIYIZ" DEDİ

Tarım Bakanlığı Müsteşarı Vedat Mirmahmutoğlu, GDO’ya karşı olduklarını belirterek, Türkiye’ye tohum olarak sokulmalarına ve ekilmelerini istemediklerini açıkladı. Tarım Bakanlığı Müsteşarı Vedat Mirmahmutoğlu, GDO’ya karşı olduklarını belirterek, Türkiye’ye tohum olarak sokulmalarına ve ekilmelerini istemediklerini açıkladı. Önceki akşam (1 Ağustos) SKY Türk’te yayınlanan “Aykırı Sorular” programına ZMO Başkanı Gökhan Günaydın’la birlikte konuk olan Mirmahmutoğlu, Türkiye Tarımı üzerine ilginç açıklamalarda bulundu.

Programın GDO ve Biyogüvenlik Yasası ile ilgili bölümünde müsteşar, GDO’ya karşı olduklarını, Türkiye’ye tohum olarak sokulmalarına ve ekilmelerini istemediklerini belirtti. Ayrıca Cemil Çiçek’in bir kaç hafta evvel verdiği beyanatta GDO’ların önünü açacak bir Biyogüvenlik Yasası’nın çıkarılacağı söyleminin, kendisine yanlış bilgilendirilmede bulunulmuş olduğundan kaynaklandığını aslında böyle bir şeyin söz konusu olmadığını ifade etti. Biyogüvenlik Yasa Tasarı Taslağı üzerinde çalışmalar devam ettiği için bunu henüz kamuoyu ve sivil örgütlerle paylaşmadıklarını ama bir süre sonra paylaşacakl+k” çıkartacaklarını ve şu anda bu yönetmeliğin hazırlanmakta olduğunu bildirdi.

GDO’ya karşı olan çevreler Mirmahmutoğlu’nun açıklamalarının samimi olması beklentisini taşıyor. Zira bakanlığın GDO’lara karşı olduğu doğru ise ve söylediklerinin arkasında durulursa bu önemli bir gelişme.

Kaynak:EVRENSEL gazetesi
http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=55609

3 Ağustos 2009 Pazartesi

YASAMA, YÜRÜTME, GENLERİME DOKUNMA!

Meclis, önümüzdeki yasama yılında gıda üretimiyle ilgili kritik bir karara imza atacak. Amerika başta olmak üzere birçok ülkede genetigiyle oynanarak üretilen ürünlerin iznini kapsayan yasa, Meclis kapısında. Bu tür ürünlerin Türkiye'de üretimine izin verilirse ciddi bir risk söz konusu.

Artık kestiğimiz domateslerin içi kan kırmızısı değil... Karpuzda kabak tadı mı var sanki? Hiçbir sebzenin meyvanın da eski tadı kalmadı... Salatamıza doğradığımız salatalığın ne kokusu var ne tadı... Meyveler hormon sayesinde büyüyor... Bu cümleleri etrafımızdaki insanlardan sıklıkla duyar olduk.

Peki, bir gün size doğradığınız domatesin, domates dışında genlere de sahip olduğunu söylerlerse ne yaparsınız? Örneğin balık geninden yapılmış bir domates! Bundan birkaç yıl sonra sadece domates yediğinizi düşünürken bile, aslında balık geni aktarılmış, yepyeni bir ürün tüketiyor olabilirsiniz!

Çünkü hazırlanan Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Meclis'ten geçerse genetiği değiştirilmiş ürünler artık Türk mutfağında da yerini alabilir! Türkiye Büyük Millet Meclisi, önümüzdeki yasama yılına işte bu tartışmalarla girecek.

Hazırlığı üç yıldır süren Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı, Bakanlar Kurulu'nda imzaya açılarak Meclise gönderildi. Yakın bir zamanda Tarım, Orman ve Köy İşleri Komisyonu'nda görüşülecek olan tasarı, Meclis'in açılacağı hafta, Genel Kurul'un en önemli gündem maddesi. Tasarı henüz komisyona gelmedi ancak siyasiler ve sivil toplum örgütleri arasındaki tartışma şimdiden bir hayli hararetli. Nedeni ise Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar.

NURSEL DİLEK
Kaynak: Aksiyon 03.08.2009

ÇEVRECİLER, GDO KARŞITI MİTİNGE HAZIRLANIYOR

Batı Karadeniz, Marmara, İç Anadolu ve Doğu Akdeniz Çevre Platformu temsilcileri, TÜRÇEP'in olağan Temsilciler Meclisi toplantısı'nda biraraya gedi. Toplantıda çevre sorunlarına ilişkin ortak sonuç bildirgesi yayımlandı.

Türkiye Çevre Platformu (TÜRÇEP) ’in olağan Temsilciler Meclisi toplantısı, 25 -26 Temmuz 2009 günleri Ankara' da gerçekleştirildi.

Batı Karadeniz, Marmara, İç Anadolu ve Doğu Akdeniz Çevre Platformu temsilcilerinin katıldığı toplantıda çevre sorunlarına ilişkin gündemdeki sorunlar görüşüldü. İki gün süren toplantıda TÜRÇEP görüşlerinin yayımlanan bir bildiri ile kamuoyuna duyuruldu. Toplantıdan miting kararı çıkarken Doğu Karadeniz'de yaşanan sel felaketine de önemle değinildi.

Doğu Karadeniz

TÜRÇEP toplantısında geçtiğimiz günlerde önce Artvin, Ordu, Zonguldak ve daha sonra da Giresun’da yaşanan su baskınlarıyla ilgili olarak, "kamuoyuna aktarıldığının aksine ‘doğal olmayan’ sel felaketleriyle, Karadeniz sahiline ve doğasına onarılmaz zarar veren sahil yolu bir kez daha Karadeniz insanının felaketi olmuştur. Nisan 2007’de başbakan Tayyip Erdoğan tarafından açılan sahil yolu konusunda bir çok uzman gelecekte yaşanacakları dile getirmişlerdi" denildi.

GDO'lu tohumlar

TBMM‘ye sunularak yasalaştırılması planlanan “Ulusal Biyogüvenlik Yasası” Yasa Taslağı’nda genetiği değiştirilmiş ürünlerin ve tohumların ithaline geniş yer veren platformda, "Tüketilmesi durumunda insan ve çevre sağlığını olumsuz etkileyeceği bilim insanlarınca kabul edilmiş olan GDO’ lu ürünlerin ülkemize serbestçe ve kontrolsüz girişinin gelecekte ne tür sağlık ve çevre sorunlarına yol açacağı bilinmemektedir. Bu nedenle yasa tasarısına karşı çıkmanın ve konuya ilişkin halkımızı bilgilendirmenin çevre korumacılar olarak sorumluluğumuz olduğunun bilincindeyiz. Bu bilinçle Türkiye Çevre Platformu olarak bu alanda yıllardır mücadele eden ‘GDO’ ya Hayır Platformu’ nun desteklenmesi kararı alınmıştır" vurgulandı.

TÜRÇEP ayrıca, 19 Eylül 2009 tarihinde ise GDO’ ya Hayır Platform bir değerlendirme toplantısı düzenleyecek. GDO’ ya Hayır Platformu’nun düzenlemiş olduğu imza kampanyasına katkı koymayı da kararlaştıran TÜRÇEP 17 Ekim 2009 tarihinde Ankara’da yapılacak GDO karşıtı mitinge katılma kararı aldı.

Gaye KAYA
Kaynak: Cumhuriyet 2 Ağustos 2009

19 Temmuz 2009 Pazar

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLEN TOHUMLAR BİYOLOJİK SİLAHTIR


Prof. Dr. İbrahim A. Saraçoğlu hazırlanan Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı konusunda uyarıyor: Genetik mühendisliğinin sonucu olarak geliştirilen “genetiği değiştirilmiş organizmalar” kısaca GDO olarak anılıyor.

Genetiği değiştirilen tohumlarla bugün mısır, soya, domates, salatalık gibi pek çok besin elde ediliyor. Transgenik olarak da adlandırılan bu tohumlar Brezilya, Kanada, Arjantin ve ABD’de ekiliyor. Ancak GDO’lar bilim dünyasında çokça tartışılıyor. GDO’ya karşı çıkan hatta kurdukları platformla “GDO’ya Hayır” diyenler, genetiği değiştirilen tohumları “Frankeştayn tohumlar” olarak adlandırıyor.

Genetiği değiştirilmiş tohumlar, son günlerde daha sık tartışılıyor. Bunun nedeni de genetiği değiştirilmiş tohumların ülkeye girmesine zemin hazırlayacağı düşünülen Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı’nın önümüzdeki dönemde TBMM’de görüşülecek olması. GDO’ya Hayır Platformu bu yasayla genleri değiştirilmiş tohumların ülkemize girmesi halinde bizleri karanlık bir geleceğin beklediğini savunuyor.

GDO’ların ne olduğunu ve bunlara neden karşı çıkıldığını, bitkilerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştırmasıyla tanınan Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu ile konuştuk.

Genetiği değiştirilen organizma ve tohumlar nedir?

Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara “genetiği değiştirilmiş organizma” (GDO) adı veriliyor.

Genleri değiştirilen tohumlar kaç yıldır kullanılıyor?

Türkiye GDO’lu tohumları yeni tartışmaya başladı. Halbuki GDO’ların tarihçesi 20-25 yıl öncesine dayanıyor. Belirli ülkelerde özellikle Amerika, Kanada, Brezilya bu konuda hem tarım yapıyor hem de tarım alanlarının bir kısmını çok sıkı denetim altında tutuyor. Bu ülkelerin başlangıçtaki söylemleri “Biz açlıkla savaşıyoruz” şeklindeydi. Bu tohumları insanlığın geleceğini bekleyen açlığa karşı yüksek verimli ve çevre şartlarından en az olumsuz etkilenen tohumlar olarak savundular. Ancak bunlar pahalı tohumlar. Bir kilo domates ya da salatalık tohumu bir kilo altından daha pahalı. Dolayısıyla açlıkla savaşıyoruz söylemi çok yanlış.

Bu tohumların hayvan yemi olarak kullanıldığı söyleniyor...

Evet şu söyleniyor, “Biz genetiği değiştirilmiş mısırları hayvanlara da veriyoruz. İnsanlar da tüketti ne oldu?” deniyordu. Halbuki bu konuda klinik deneylerin yapılması lazım. O zaman biz bunun olumlu ya da olumsuz olduğunu ortaya koyabiliriz. Viyana Üniversitesi, bu konuda bir klinik deney yaptı. Biliyorsunuz fareler çok hızlı ürerler. Genetiği değiştirilmiş mısırla beslenen farelerde dördüncü nesilden sonra bağışıklık sistemleri ve üreme genleri bozuldu. Bu farelerde sperm sayısı düşüklüğü gözleniyor ve daha ufak tefek, çelimsiz maraz hayvanlar oluyorlar.

Genetiğiyle oynanan tohumların olası tehlikeleri neler?

Bu tohumlar çok yeni ve bu kadar hızlı piyasaya girmemesi lazım. Bilim adamlarının büyük şüpheleri var. Bununla beslenen büyükbaş hayvanlar da olumsuz etkilenecekler. Onun sütüyle, etiyle veya yumurtasıyla beslenen insan ne olacak? Bunlar araştırılmış şeyler değil. Bunlar uzun vadeli araştırmalar istiyor.

Başka bir boyutu da şu; bu transgen tohumlar bizi dışa bağımlı kılıyor. Ticari boyutuna baktığınız zaman siz bunu devamlı yurtdışından almak zorundasınız. Bu dışa bağımlılıktır. Henry Kissinger’in bir lafı vardır; “Petrolü kontrol ederseniz ülkeleri yönetirsiniz, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz” der. İşte bugün o duruma gelinmiştir. Diğer bir boyutu, genleriyle oynanmış transgen bir tohumu veya gen ilave edilen bir tohumu toprağa ektiğiniz zaman topraktaki mikroorganizmaları, bakteri popülasyonunu bozuyor.

Yani ekolojik dengeyi de bozuyor.

Kesinlikle. Bunu bir örnekle açıklayayım. BT mısır diyoruz. Bu BT bir bakterinin ismidir. Bu bakteri bir toksin salgılar. Bu salgılattığı toksin, toprakta ağaç köklerine yakın yerlerde bulunur. Bu toksinler mısır püskülünden içeri giren parazit için gerekli bir zehirdir. Dolayısıyla şimdi BT bakterisinin ürettiği bu toksinin geni alınıyor, mısırın genine yerleştiriliyor. Peki ne oluyor toprağa ektiğimiz bu mısır? BT bakterisinden transfer edilen bu toksin geni mısırın gövdesinde, yapraklarında püskülünde ve tohumlarında her yerinde oluyor. Bunu parazit ısırdığı zaman anında ölüyor. Burada doğanın, ekolojik dengenin bir parçası olan bu paraziti ekolojik dengenin dışına çıkarmış oluyorsunuz. Dolayısıyla dengeyi bozmuş oluyorsunuz. Bu anlamda tohum bir biyolojik silah mıdır? Evet, tohum bir biyolojik silahtır.

Biyolojik silah olarak kullanılabilir mi?

Transgenik tohumlar mikrobiyolojik flOrayı bozmakta ve bazı parazitleri de tamamen ortadan kaldırmaktadır. O nedenle biyolojik silah olduğunu söylüyorum. Neticede dengeyi bozuyorsunuz. Madem ki bir paraziti öldürebiliyorsunuz, bunu insana karşı da diğer hayvanlara karşı da yapabilirsiniz.

Doğaya zararlarının yanı sıra insan sağlığı üzerine zararları biliniyor mu?

Bu tohumlar çiçek açtığı zaman polenleri de aynı geni taşıdığı için çevredeki bitkiler üzerinde tür değişimlerine neden oluyor. İnsanlarda da alerjiye olan yatkınlığı artırıyor. Viyana Üniversitesi’nin araştırmasının sonuçları gerçekten ürkütücü.

“İthal gıdalarda katkı maddesi olarak Türkiye’ye gelmiş olabilir”

Türkiye’de de GDO’lar var mı sizce?

Türkiye’de olmadığı söyleniyor. Ama yurtdışından gelen bazı gıda maddelerinde katkı maddesi olarak bulunabilir. İthal edilen transgenik tohumların mutlak suretle laboratuvarda kontrol edilerek ithal izninin verilmesi lazım.

Kendi tohumlarımızı çok iyi korumamız lazım. Bugün Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesi’nin güneyi buğday, mercimek ve nohutta bir gen bankasıdır. Buğdayın, elmanın birçok türü var. Bu türler Türkiye’de gen bankasında koruma altına alınmış.

GDO’ların kısır tohumlar olduğu söyleniyor. Kısır tohum ne anlama geliyor?

Bu tohumlar aynı zamanda “irreversible” yani geri dönüşü yok. En acı olan tarafı da bu. GDO’lu tohumu toprağa ektiğiniz zaman mısırı alıyorsunuz ama koçanının üzerindeki mısırı tekrar toprağa ektiğinizde ürün alamıyorsunuz. Tekrar tohumu yurtdışından almanız gerek. Kısır tohum budur.

Hem toprağı hem çevreyi hem de o çevrede yaşayan ve bunu tüketen tüm canlıları olumsuz etkiliyorsunuz. Sonra normal tohum da ekseniz sonuç alamıyorsunuz. Tohumu sürekli almalısınız, dışa bağımlısınız.

Frankeştayn ürünler doğabilir

Kaç çeşit gıda var genetiğiyle oynanan?

O kadar çok var ki. Özellikle mısır, soya, domates, brokoli.

Frankeştayn ürünler ortaya çıkacak deniyor.

Bunlar tabii ki artık ütopya ya da hayal değil. İstenilirse yapılabilir. Normal bir aşılama yöntemi vardır, kalem aşısı dediğimiz. Bir kayısı ağacının yarısını erik yaparsınız diğer yarısını şeftali yapabilirsiniz. Ama burada dikkat ederseniz bir bakteriyle bir bakliyatın çiftleşmesini, döllenmesini sağlıyorsunuz ki bu doğanın yapısında olmayan bir şey.

Gen teknolojisinin daha çok önemli hipotezlere, yasal zemine ihtiyacı var. İnsan sağlığını doğrudan etkileyecek çalışmaları çok erken buluyorum. En az 150-200 yıl var. Bunlar bırakın sağlık açısından güvenilirliği, henüz biyolojik yapıları da kanıtlanmamış ürünler. Bunların araştırılması ve laboratuvar dışına çıkarılmaması gerekiyor.

Kaynak: Milliyet Pazar 19.7.2009

http://www.milliyet.com.tr/Pazar/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=26&ArticleID=1119024&Date=19.07.2009&b=%E2%80%9CGenetigi%20degistirilen%20tohumlar%20biyolojik%20silahtir%E2%80%9D

18 Temmuz 2009 Cumartesi

NE ZAMAN AKILLANACAĞIZ?

GDO'ya Hayır Platformu Bileşenleri , İstanbul’da yaptıkları basın toplantısında GDO’ların sağlık konusundaki risklerine dikkat çekti.

Toplantıda genetiği değiştirilmiş gıdalarla beslenen hayvanlar üzerinde yapılan bilimsel deneylerde hayvanların iç organlarında küçülme, karaciğer ve böbreklerinde yetersizlik, sperm sayısında azalma ve dolayısıyla kısırlık, yeni doğum ölümlerinde belirgin artış saptandığı belirtilerek “İnsanlarda da bu bulgular çıktıktan sonra mı akıllanacağız?” denildi.

Toplantıda yapılan açıklama ise şöyle:

“Ülkemizde, genetiği değiştirilmiş bitkilerin ekimine izin verileceğini hükümet sözcüsü sayın Cemil Çiçek’in 1 Haziran 2009 tarihli basın açıklamasından öğrendik. Sayın bakan bu açıklamada genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) ithalat yoluyla zaten ülkemize girdiğini o yüzden ülkemizde üretilmesinin bir sorun oluşturmayacağını dile getirdi.

Bizler, insanımızın sağlığı için son derece sakıncalı olan bu ürünlerin ithalini önlemek için tedbirler alıyoruz denmesini beklerken, zaten ülkemize bu zehirler giriyor o halde ülkemizde üretilmesinde de zarar yok gibi bir yönetim zaafı örneği gösteriliyor; yasaklayamazsan yasalaştır! Bu tavır hükümet olup iktidar olamamaktır!

“Ulusal” biyogüvenlik yasa tasarısı taslağındaki ulusal sözcüğü ABD kökenli çokuluslu tohum şirketleri yararına çıkartılacak olan bu yasa ile nasıl bağdaşıyor. Genetiği değiştirilmiş bitkilerin ülkemizde ekilmesi hangi ulusal çıkarımızı karşılamaktadır? Hiçbirini! Olsa olsa insanlarımız hasta olduğunda yine çokuluslu ilaç şirketlerinin çıkarlarını karşılar.

Bu ürünlerin sağlık sakıncası olduğunu sayın bakan da biliyor ve dile getiriyor: GDO’lar bebek mamalarında olmayacak! Çok iyi de sayın bakanım, anne karnındaki çocuğu nasıl koruyacaksınız? Anne bu GDO’lu ürünleri yediğinde karnındaki çocuğa geçmeyecek mi? Ya da emzirdiğinde sütüyle çocuğa bulaşmayacak mı?

Bilindiği gibi genetiği değiştirilmiş bitkileri yediğimizde hem yapay olarak bu bitkiye yerleştirilmiş olan geni yiyoruz hem de bu genin ürettiği kimyasal maddeyi. Peki bu kimyasal madde ne? Örneğin böcek ilacı veya yabani otları yok etmek için kullanılan tarımsal ilaçlara karşı direnç oluşturan bir kimyasal. Daha önce hiçbir şekilde insanın tanımadığı bu madde vücudumuzda hangi olumsuzluklara yol açıyor? Günümüzde bunu tüm ayrıntısı ile henüz bilmiyoruz. Ama bağışıklık sistemini bozduğu, ağır alerjilere yok açtığı onlarca bilimsel araştırma ile kanıtlanmıştır. Ayrıca, genetiği değiştirilmiş bitkilerin yapısında antibiyotik direnç geni de yer almaktadır. Bu bitkileri tükettiğimizde Dünya Sağlık Örgütü’nün öncelikli ilaç listesinde yer alan bazı antibiyotiklere karşı direnç geliştiren bu genleri ve bunların ürettikleri kimyasalları da yemiş oluyoruz. Mikrobik bir hastalığımız olduğunda nasıl tedavi olacağız sayın bakanım?

Genetiği değiştirilmiş gıdalarla beslenen hayvanlar üzerinde yapılan bilimsel deneylerde hayvanların iç organlarında küçülme, karaciğer ve böbreklerinde yetersizlik, er bezinde küçülme, sperm sayısında azalma ve dolayısıyla kısırlık, yeni doğum ölümlerinde belirgin artış saptanmıştır. İnsanlarda da bu bulgular çıktıktan sonra mı akıllanacağız?

DDT ilk piyasaya çıktığında da insana zararlı olmadığı iddia edildi. Hatta kaşifine Nobel Ödülü verildi. Ancak binlerce insan öldükten sonra yasaklandı!

İlk kez 1908 yılında üretilen margarinlerin içinde yer alan trans yağ asitlerinin kalp damar hastalığı yaptığı bilimsel olarak kanıtlandı. Ne zaman? 2008’de yani 100 yıl sonra ve belki de yüz binlerce insan bu yüzden öldükten sonra trans yağ asitleri margarinlerin bir kısmından çıkartıldı!
Elimizde GDO’ların sağlık sakıncalarını kanıtlayan bunca bilimsel yayın varken bunları göz ardı edip, ulusal biyogüvenlik yasasını tohum şirketlerini mutlu edecek şekilde çıkartmak, toplum sağlığı ile oynamaktır! Buna hiç kimsenin gücü yetmez!

Kaynak: NTVMSNBC 17.7.2009
http://www.ntvmsnbc.com/id/24984357/

17 Temmuz 2009 Cuma

HA MAYIN TARLASI, HA GDO TARLASI... (ŞİRİN GÜVEN / BORA YAZICIOĞLU)

Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı gündemde. Bu yasanın amacı, genetik tohum tekellerine, amaçlarına ve çıkarlarına hizmet. Yani sağlığımız ve ulusal gıda güvenliğimiz ABD, Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve çokuluslu şirketlerin ellerine bırakılıyor...

Gündemdeki mayın tartışmalarının üstüne geldi Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı. Sağlığımızı doğal gıdalar üreten çiftçilere değil de genetiğiyle oynanmış ürünler tasarlayan çokuluslu şirketlere emanet etmek üzere olduğumuzu fark ettirdi. Kısacası bu tasarı ile tüm dünyada tartışılan ve ulusal gıda güvenliğiyle ilgili asıl sorunlardan biri olan Genetiği Değiştirilmiş Organizma’lara (GDO) izin verilecek. Tasarıda GDO’lar şu şekilde tanımlanıyor: “çiftleşme ve/veya doğal rekombinasyon yoluyla doğal olarak meydana gelmeyecek bir şekilde, modern biyoteknoloji kullanılarak genetik materyali değiştirilmiş olan, insan haricindeki bir organizma.”

GDO’lar, organik tarıma ve biyolojik çeşitliliğe zarar veriyor. GDO’ların bebek mamaları ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanımını yasak. Peki büyükler için neden değil? Buna kim, hangi bilimsel gerekçelerle karar veriyor? Halkın sağlığını bu kadar yakından ilgilendiren bir konu hakkında hiç bilgi verilmemesi normal mi? Dahası da var. Bugün marketten aldığımız pek çok şeyin içinde GDO var aslında. Özellikle mısır ve soya bulunan ürünlerde... Tüketici Hakları Derneği market raflarındaki bu tür ürünlerden aldığı numuneleri yurtiçi ve yurtdışı laboratuvarlara analiz ettirmiş ve birçoğunda GDO bulunduğunu açıklamıştı. Ayrıca Ekoloji Kolektifi de 2006’da Arjantin’den Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) tarafından ithal edilen mısırlara yaptırdığı analizde bunların GDO’lu olduklarını kanıtladı. Ne TMO ne de Tarım Bakanlığı bunların GDO’lu olmadıklarına dair bir beyanda bulunmadı. Hatta TMO genel müdürü verdiği beyanatta bunların yıllarca ithal edildiğini, zira GDO’lu ürünlerin ithalini yasaklayıcı bir mevzuatın bulunmadığını söyledi. Ancak yurtdışındaki gibi ürünlerin etiketlerinde içlerinde GDO olduğunu belirtme zorunluluğu olmadığı için tüketicilerin ruhu bile duymuyor. Maalesef bu yasayla da GDO’ların kullanımı yasal hale gelecek. Üstelik Almanya, Fransa, Avusturya, Macaristan, Yunanistan ve Lüksemburg GDO içeren mısır tohumunun ithalatını ve üretimini yasaklanmış ve tüm Avrupa’da GDO’lara karşı kamuoyu tepkisi büyürken... Peki bu yasa kimlere hizmet ediyor? GDO’ya Hayır Platformu sözcüsü Arca Atay, Amerikan Tarım Bakanlığı tarafından 2005’te hazırlanan Tarımsal Biyoteknoloji Raporu’na göre, Amerikan Dış Tarım Servisi’nin aktivite planları arasında; Türkiye’deki karar vericilerin ABD’ye seyahatlerinin ve burada GDO ile ilgili alacakları eğitimlerinin tüm masraflarının karşılanması ile biyoteknolojik mısır ve pamuk üretiminden diğer ürünlere nazaran daha karlı çıkılacağının bu kişilere ve yerel üretici birliklerine devamlı olarak anlatılmasının olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte Atay, Türkiye’deki karar vericilerin, dünyanın en büyük tarımsal biyoteknoloji ve tarım ilacı şirketi olan Monsanto’nun misafiri olarak ABD’de GDO ile ilgili seminerlere, gezilere katılmasının ve tüm masrafların bu şirket tarafından karşılanmasının bu aktivite planlarının çoktan uygulanmaya başlandıklarının bir göstergesi olduklarını ekliyor. Nitekim aktivite planlarında kendi çıkarlarına uygun bir Biyogüvenlik Yasası’nın bir an önce çıkartılmasını teşvik etmek de var zaten.

Sağlığımız ve ulusal gıda güvenliğimiz ABD, Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve çokuluslu şirketlerin ellerine bırakılmışken GDO’ya Hayır Platformu ile birlikte “ABD’nin istediği şekilde değil; Türkiye halkının, çiftçisinin, tüketicisinin istediği şekilde bir yasa istiyoruz. GDO’ların yurtiçine girişine, ekilip dikilmelerine izin veren bir yasa bizim yasamız değil, bir ihanet yasasıdır...” demek çok da zor değil aslında... Siz ne dersiniz?

ŞİRİN GÜVEN / BORA YAZICIOĞLU

Kaynak: Cumhuriyet Dergi 21.06.2009


14 Temmuz 2009 Salı

GDO'LARA İZİN VERMEK ATOMU SAVUNMAKTIR

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, tarımsal ilaç kullanımını azaltmıyor, verimi de artırmıyor. Tarımsal ilaç kullanımını azalttığı söylenen sistemin, Hindistan’daki araştırmaya göre, tam tersi etki gösterdiği gözlemlendi.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, tarımsal ilaç kullanımını azaltmıyor, verimi de artırmıyor. GDO’lu tohumu bir kere kullanan, tohum şirketlerine köle oluyor.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmaları (GDO), en çok tartışılan konuların başında geliyor. Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalar diye tarif edilen GDO’ları, aylık bilim dergisi Popüler Bilim Temmuz sayısında gündeme aldı. “GDO’lara izin vermek atom bombasını savunmakla aynı şey” yorumunu yapan dergi, dünyadaki dev tohum şirketlerinde bir avuç hissedara çok kâr kazandıracak sisteme, ne yazık ki Türkiye’de de büyük çiftlik sahiplerinin heves ettiğini yazıyor. Habere göre, tarımsal ilaç kullanımını azalttığı söylenen sistemin, Hindistan’daki araştırmaya göre, tam tersi etki gösterdiği gözlemlendi.

Tam tersi etki

Hindistan’da pamuk üreticileri arasında yapılan araştırmalar, GDO’ların tarımsal ilaç kullanımını azaltmadığı gibi, verimi de düşürdüğünü ortaya koydu. Dergi, GDO zararlarını şöyle özetliyor: “Yetkililer, GDO’lu bitkiler bebeklere, küçük çocuklara zararlı olduğunu söylüyor. Ayrıca organik tarım alanlarına ve biyolojik çeşitliliğe de zararlı olduğu ifade ediliyor. Bebek ve çocuklara zararlı olan büyüklere nasıl oluyor da zarar vermiyor? Yoksa yetişkinler gözden mi çıkarıldı? GDO’lu mısır ürünleri yiyen bir anne bebeğine süt verirse bu bebeğe zarar vermeyecek mi? Ülkemiz ayrıca dünyada tarımın ilk başladığı ’verimli hilal’denilen bölgede yer alıyor. Biyolojik çeşitlilik merkezlerince çok zengin olan ülkemizde, organik tarımı yaygınlaştırma istekleri mayınlı arazilerde de görüldüğü gibi yönetimce de paylaşılmaktadır. Bir yandan organik tarım, bir yandan onu ve geleneksel hatta endüstriyel tarımı tehdit eden GDO’lu ekimler? Bu ikisi bir arada uygulanabilir mi?

Çevreci sistem de var

GDO’nun aksine verimi artıran ve tarım ilacı kullanımını azaltan sistemlere de değinen Popüler Bilim, şu ifadeleri kullanıyor: " 'Entegre Zararlı Yönetimi’. Böcekleri böceklere yedirme şeklindeki sistemde çiftçinin tohum ya da tarım ilacı alması gerekmediği gibi ürün verimi de artıyor. Buna rağmen ne yazık ki ülkemizde büyük toprak sahipleri GDO hevesini taşıyor. GDO’ları bilim diye tarif etmek atom bombasını savunmaktan farksızdır. GDO’lardan yarar sağlayacak olanlar, büyük tohum ve ilaç şirketleridir. Çiftçiler bu tohumları bir daha kullanamayacaklarından ve bir süre sonra yayıldığı bölgede başka bir çeşidi yetiştirmeleri zorlaştığından şirketin köleleri haline geleceklerdir.

Biyogüvenlik yasası yasaklama değil serbesti getiriyor

Türkiye Ziraatçılar Derneği Genel Başkanı İbrahim Yetkin, Biyogüvenlik Yasası’nın Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO) yasaklama adı altında serbesti getirdiğini ileri sürdü. Yetkin, 1998’den bu yana GDO’ların hiç bir denetime tabi olmadan ithal edildiğini ifad etti. Türkiye gümrüklerinde GDO ayrımını yapabilecek laboratuvar olmadığını belirten Yetkin, “Bursa ve Ankara’daki mevcut laboratuvarlar ile etkin bir denetim yapabilmek olanaksızdır” dedi.

Risk taşıyan gıdalar

Türkiye’de işlenen GDO’lu hammadde ve yurtdışından ithal edilen işlenmiş ürünlerden önemli bir kısmının GDO’lu mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakaroz ve fruktoz içeren gıdalar olduğuna dikkat çeken Yetkin, “Bisküvi, kraker kaplamalı çerezler, pudingler, bitkisel yağlar, bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar risk taşıyan gıdaların başında geliyor. Bunların girişi derhal yasaklanmalı” şeklinde konuştu.

Kaynak: SAĞLIK&YAŞAM 14.7.2009
http://www.ebmhaber.com/detay/1676/gdolara-izin-vermek-atomu-savunmaktir.htm

13 Temmuz 2009 Pazartesi

GDO YASASI İTHALATI KONTROL ALTINA ALMALI

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO) karşı endişelerin ortadan kaldırılıncaya kadar bu tür tohumlarla yapılacak bir üretime izin verilmemesi gerektiğini söyledi.

Bayraktar, dün düzenlediği basın toplantısında, edindikleri bilgilere göre taslak ile GDO ve ürünleri konusunda tüm faaliyetlerin tek bir kanun altında düzenlenmek istendiğini ifade eden Bayraktar, kanunun öngördüğü düzenlemelerle ilgili hususların Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından tek elden yürütülmesinin planlandığını belirtti. Bayraktar, söz konusu taslağa göre, modern biyoteknoloji ve ürünleri ile ilgili her türlü faaliyetin de izne tabii olacağının öngörüldüğünü ifade etti. Taslağa göre, Biyogüvenlik Kurulu'nun kurulmasının öngörüldüğünü, bilimsel görüş oluşturmak üzere Bilimsel Danışma Kurulu'nun oluşturulacağını anlatan Bayraktar, "Biyogüvenlik Kurulu'nun üyeleri kamu yetkililerinden oluşacaktır. Bilimsel Danışma Kurulu'nun üyeleri de yine Bakanlık tarafından seçilecektir. Bunun yerine AB'de olan EFSA (Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu) gibi bağımsız bir bilim kurulunun oluşturulması daha uygun olacaktır" dedi.

Bayraktar, GDO'lu ürünlerle ilgili son karar mercinin Bakanlar Kurulu olsa da yetkilerin tek bir bürokratik mercide toplanmasının, GDO'larla ilgili verilecek kararlarda müdahale endişesine yol açacağını söyledi.

Türkiye'de yürürlükte olan mevzuatın GDO'ları içermemesi nedeniyle yasal bir boşluğun söz konusu olduğunu belirten Bayraktar, hali hazırda GDO'lu ürünlerin ülkeye girdiğini, bu durumda biyogüvenliğin acilen sağlanması gerektiğini kaydetti. Bayraktar "Biyogüvenlik yasası GDO'ları yasallaştırmanın aracı olarak değil, GDO'lu ürün ithalatını kontrol altına alacak, halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılmalı; yasal düzenlemeler acilen tamamlanmalıdır" dedi.

Kaynak: 13.07.2009 | Anadolu Ajansı | Haber
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=125944

12 Temmuz 2009 Pazar

TÜRKİYE,KENDİ TOHUMUNU ÜRETMEYE ODAKLANMALIDIR

TZOB Başkanı Bayraktar, "Biyogüvenlik yasası GDO'ları yasallaştırmanın aracı olarak değil, GDO'lu ürün ithalatını kontrol altına alacak, halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılmalı" dedi

Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı'nın TBMM'ye sevk edilmek üzere Başbakanlıkta imzaya azıldığına ilişkin haberler Türkiye Ziraat Odaları Birliği'ni harekete geçirdi.

Tarımsal sorunların çözümünün genetiği değiştirilmiş organizmalarla yapılacak üretimde aranmaması gerektiğini söyleyen Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, "Biyogüvenlik yasası GDO'ları yasallaştırmanın aracı olarak değil, GDO'lu ürün ithalatını kontrol altına alacak, halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılmalı" dedi.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Başkanı Şemsi Bayraktar, Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı"nın TBMM'ne sevk edilmek üzere Başbakanlıkta imzaya açıldığına ilişkin haberler üzerine "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar " (GDO) ve "Biyogüvenlik Yasa Tasarısı" ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Tarımsal sorunların çözümünün genetiği değiştirilmiş organizmalarla yapılacak üretimde aranmaması gerektiğine dikkat çeken Bayraktar, Türkiye'ye giren genetiği değiştirilmiş organizmalı ürünlerin kontrol altına alınması gerektiğini belirten Bayraktar, Biyogüvenlik Yasası'nın halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılması gerektiğini vurguladı.

Bayraktar, "Çevremizin, gelecek nesillerimizin ve gıda güvencemizin tehlikeye atılmamalı, GDO'ya karşı duyulan endişeler ortadan kaldırılıncaya kadar, GDO'lu tohumlarla yapılacak bir üretime izin verilmemelidir" dedi.

Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı"nın TBMM'ne sevk edilmek üzere Başbakanlıkta imzaya açıldığına ilişkin haberlerin ve Hükümet yetkililerinin açıklamalarının basında yer aldığına dikkat çeken Bayraktar, bu nedenle GDO ve biyogüvenlikle ilgili tartışmaların bir kez daha gündeme oturduğunu belirtti. TZOB olarak "GDO'ların Türk Tarımına Olası Etkileri ve Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı İstişare Toplantısı" yaptıklarını anımsatarak, "Bu toplantıya katılan Sabancı Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Yıldız Teknik Üniversitesi'nden hocalar, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü, Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği, Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği, Türk Ziraat Yüksek Mühendisleri Birliği'nden temsiciler, Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, Birlik danışmaları ve uzmanlar katıldı. Birlik görüşümüz bu şekilde oluşturuldu" dedi.

GDO ve Biyogüvenlik konusunda bu zamana kadar herkesin konuştuğuna değinen Bayraktar, şimdi de çiftçi kesiminin görüşlerinin dile getireceğini vurguladı. Kamuoyunda da gündeme gelen ve çokça tartışılan, Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı'nın son halinin henüz açılmadığına dikkat çeken Bayraktar, tasarının son haliyle ilgili edinilen bilgiler üzere bazı önemli noktalara işaret etti. Tasarıda öngörülen Blimsel Danışma Kurulu'nun üyelerinin Bakanlık tarafından seçileceğini bildiren Bayraktar, bunun yerine AB'de olduğu gibi EFSA (Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu) gibi bağımsız bir bilim kurulunun oluşturulması nın daha uygun olacağını ifade etti. GDO'lu ürünlerle ilgili son karar mercii Bakanlar Kurulu olsa da, yetkilerin tek bir bürokratik mercide toplanmasının kararlarda müdahale endişesine yol açtığını ileri süren Bayraktar, Türkiye'de yürürlükte olan mevzuatın GDO'ları içermemesi ve Cartagena Biyogüvenlik Protokolünün uygulanmasına yönelik olarak ihtiyaç duyulan yasal, idari ve teknik alt yapı çalışmalarının tamamlanmamış olması nedeniyle yasal bir boşluk bulunduğunu vurguladı. Hali hazırda GDO'lu ürünlerin Türkiye'ye girdiğini söyleyen Bayraktar, bu durumda Türkiye'nin biyogüvenliğinin acilen sağlanması gerektiğinin altını çizdi. Halkın ne yediğini bilmesi kadar, GDO'lara ilişkin nasıl bir yol izleneceğini bilmesinin de hakkı olduğunu kaydeden Bayraktar, "Tasarının amacı, modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetleri düzenlemek, denetlemek, izlemek, biyogüvenlik sistemini kurmak, geliştirmek ve uygulanması ile ilgili usul ve esasların belirlenmesi şeklinde tanımlanmaktadır. GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetleri düzenlemeden kasıt, GDO'larla yapılacak bir üretimin önünün açılması mıdır" diye sordu.

-BİYOGÜVENLİK KURULU KURULMASI ÖNGÖRÜLÜYOR-

Söz konusu Tasarı ile GDO ve ürünleriyle ilgili tüm faaliyetlerin tek bir Kanun altında düzenlenmek istendiğini kaydeden Bayraktar, "Tasarıda öngörülen bir diğer husus da Biyogüvenlik Kurulu'nun kurulmasıdır. Başvurulara ilişkin risk değerlendirme, sosyo-ekonomik değerlendirme, kamu istişaresi tamamlandıktan sonra Bakanlar Kuruluna sunulmak üzere Taslak Bakanlar Kurulu Kararını hazırlama görevi Biyogüvenlik Kurulu'na verilmiştir.

Biyogüvenlik Kurulu'nun yapısı ve oluşumuna baktığımızda, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan 4, Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan 2, Sağlık Bakanlığı'ndan 1, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'ndan 1, Dış Ticaret Müsteşarlığı'ndan 1 üye olmak üzere Kurulda yer alacak toplam 9 kişinin tamamen kamu yetkililerinden oluştuğu görülüyor. Kurul başkanı ve yardımcısı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından seçilecek, kurulun sekreterya görevini Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yürütecek" dedi.

-TÜRKİYE VE ÜRETİCİ AÇISINDAN "GDO'LU ÜRÜNLER"-

Türkiye'de 10 bin civarında bitki türü bulunuyor. Bunun da 3 bin tanesinin endemik özellikte olduğu biliniyor. Biyolojik çeşitliliği bakımından son derece zengin olan Türkiye için GDO'lar önemli bir risk taşıyor. Transgenik bitkilerin çiçek tozlarının rüzgar, böcekler, kuşlar, bakteriler tarafından taşınması sonucunda diğer bitki türleri de bu durumdan etkilenebilecek. Gen kaçışları neticesinde yabani türler de etkilenebilecek olup, bitkisel gen kaynaklarının kaybedilmesi dahi söz konusu olabilecek.

-AB'YE İHRACATTA PAZARLAMA SORUNUYLA KARŞILAŞILIR-

Tarımsal ürün ihracatımızda özelikle de yaş meyve sebze ile organik ürün ihracatında önemli bir pazar durumunda olan AB ülkelerinde tüketicilerin transgenik ürünlerin tüketimine pek sıcak bakmadığı dikkate alındığında, üreticilerin bir pazarlama sorunu ile karşı karşıya kalma olasılığı da dikkate alınmalı.

-GDO'LU ÜRÜN KULLANDIĞI İÇİN ÜRETİCİLER SUÇLANACAK-

-Zirai ilaçların bilinçsizce kullanımından dolayı ortaya çıkan kalıntı sorunu yıllardır çiftçilerin başını ağrıtıyor. Bu gün gelinen noktada kalıntı sorunun aşılması yönünde olumlu ilerlemeler kaydedilmesine karşın, çiftçi ve Türkiye töhmet altında kalmaktan kurtulamamıştır. Nitekim Rusya ile yaşanan sorunlar ortadadır. Bu çerçevede dünyaca kullanılan, riskleri ve risklerin nasıl önüne geçileceği bilinen bir uygulamada dahi çiftçi bunca sorun yaşarken, olası risklerden çiftçilerin nasıl etkileneceği belli olmayan bir üretim metodunun uygulanmasından etkilenecek olan taraf yine üreticiler olacak. Tüketiciler nezdinde de GDO'lu üretim yaptığı gerekçesi ile yine üreticilerin suçlanma ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır.

-DAHA PAHALI OLAN TRANSGENİK TOHUMLAR, ÖZEL SEKTÖRCE KAR AMAÇLI ÜRETİLİYOR-

-Transgenik ürünlerin tohumluklarının transgenik olmayanlara göre, değiştirilen özelliğe göre daha pahalı olduğu ifade edilmektedir. Bu ürünlerin tohumluk fiyatlarının yüksek olması ve tohumluğun her yıl yenilenme gerekliliği nedeniyle tohum alımını uzun süre devam ettiremeyecek olan küçük çiftçilerin zarar görme ihtimali oldukça yüksek. Transgenik tohumlar, gelişmiş ülkelerde özel sektör tarafından kar amacıyla üretilmektedir.

-BÜYÜK TOHUM FİRMALARI İLE İLAÇ FİRMALARI AYNI ŞİRKETLER-

Büyük tohum firmaları ile ilaç firmalarının aynı şirketler olduğu, GDO'lu tohumu üreten firmaların aynı zamanda ilaç da ürettiği dikkate alınmalıdır. Bugün üreticilerin tohum firmaları ve ilaç bayileri tarafından yönlendirildiği bilinen bir gerçektir. Üreticilerimizin, sürdürülebilir yöntemlerin öncelikle ele alınacak, bilimsel veriler ışığında gelecek nesillerin yaşam güvencesini garanti altına alacak şekilde yönlendirilmesi sağlanmalıdır. Ayrıca bu tohumların geliştirilirken amacın verimlilik olmadığı, verimliliğin ikincil etki olarak ortaya çıktığı dikkate alınmalıdır.

-GDO'LU TOHUM ÜRETİMİNE İZİN, YERLİ TOHUMCULUK SEKTÖRÜNÜ SEKTEYE UĞRATIR-

Yerli tohumculuk sektörünün büyük tohum firmalarının karşısında ayakta tutunmaya çalışıldığı bir aşamada, GDO'lu tohumlara yapılacak bir üretime izin verilmesi, şu an için teknolojiyi üreten değil alan konumunda olan Ülkemizde tohumculuk sektörünün gelişimi sekteye uğratacak, tohumlukta dışa bağımlılığımızı daha da artıracaktır.

-TEKNOLOJİ ÜRETMEYİP, KULLANAN TÜRKİYE AĞIR BEDEL ÖDER-

Modern biyoteknoloji alanındaki pek çok yeniliğin patente bağlanması, teknolojiyi üretmeyen ancak kullanmak durumunda olan Türkiye'nin bir bedel ödemesi anlamına gelir. Bunun maliyeti yine üreticiye yansıyacaktır.

Transgenik ürünler farklı üretim uygulamalarını beraberinde getirecektir. Örneğin, yabancı döllenen türlerde gen kaçışını önlemek için izolasyon mesafesinin konması gerekebilecektir. İzolasyon mesafesi olarak bırakılan alanda başka bir tür yetiştirilebilse de mekanizasyon, işçilik, pazarlama açısından pek de ekonomik olmayacaktır. Türkiye'nin işletme yapısına bakıldığında bu tür bir üretimin ne kadar ekonomik olacağının oldukça iyi irdelenmesi gerekmektedir.

-YABANCI OTLA MÜCADELE ZORLAŞACAK-

Üretimi etkileyecek bir diğer faktör, yabancı ot ilaçlarına dayanıklı hale getirilmiş transgenik çeşitlerin üretildiği alanlarda bir sonraki yıl tarlada kalan tohumlarından yetişen bitkiler, diğer ürün için yabancı ot konumunda olup, böyle alanlarda yabancı ot mücadelesi güç olacaktır. Zaralılara karşı dayanıklı hale getirilmiş transgenik çeşitlerin üretimi ile zaman içerisinde böceklerin direnç oluşturması durumunda mücadele daha da zorlaşacaktır. Bu durumda üreticinin ya ilaçlamayı artırmak ya da yeni daha güçlü etkiye sahip ilaçları kullanmak durumunda kalabilecek olması, ayrıca dikkate alınması gereken hususlardan biridir.

-TEKNOLOJİNİN DOĞRU KULLANILMASI SAĞLANMALI-

GDO'lu ürünler ile normal ürünlerin biyolojik performansının yani verimliliğinin aynı olduğu, konvansiyonel yöntemlerle hastalık, zararlı ve yabancı otla mücadelede başarı sağlanamaması nedeniyle GDO'lu bitkilerin üretiminin tercih edildiği uzmanlarca belirtilmektedir. Bu gün Türkiye'de tekniğe uygun yapılan bir mücadelede başarısızlık söz konusu olmadığından, GDO'lu tohumla üretim yaparken karşılaşılacak riskler düşünüldüğünde, akılcı olmadığı görülmektedir.

GDO'lu üretim nedeniyle bir zararın ortaya çıkması durumunda, Türkiye'deki örgütlenme ve eğitim düzeyi dikkate alındığında, çiftçinin büyük şirketler karşısında hakkını nasıl arayacağı üzerinde de ayrıca düşünülmelidir.

Modern biyoteknoloji geldiği seviye, açtığı yeni ufuklar ve vaat ettiği imkanlarla içinde bulunulan yüzyıla damgasını vuracak teknoloji olarak kabul edilmektedir. Ancak; modern biyoteknolojinin en büyük olumsuzluğu kullanıldığı materyalin doğrudan canlı varlıklar olmasından kaynaklanmaktadır.

GDO'lu ürünlerin insan, bitki ve hayvan sağlığı, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerindeki riskleri bilimsel verilerle ortaya konmalı, teknolojinin doğru kullanılması sağlanmalıdır. Biyoteknoloji konusunda bilimsel çalışmalara ve araştırmalara ağırlık verilmeli, teknoloji yakından takip edilmelidir.

-YASAL DÜZENLEMELER TAMAMLANMALI, LABORATUAR EKSİKLİKLERİ GİDERİLMELİ-

Yasal düzenlemeler tamamlanmalı, laboratuar eksiklikleri giderilmeli, konuya yönelik olarak yürütülecek eğitim faaliyetleri ile uzman personel oluşturulmalı, araştırma ve geliştirme faaliyetleri için gerekli kaynak ayrılmalı, sosyo-ekonomik değerlendirmeyi yapacak mekanizma kurulmalı, teknik alt yapı tamamlanmalıdır.

Türkiye'nin sahip olduğu potansiyelin en iyi şekilde değerlendirilmesi ve sahip olunan kaynakların korunması bakımından, etkin, yaygın ve bilimsel bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalı, modern biyoteknoloji uygulamalarından etkilenecek taraflar olan üretici ve tüketiciler bilgilendirilmeli ve bilinçlendirilmelidir.

-GDO'LU ÜRÜNLER ETİKETLENMELİ-

Dünya ticaretinde gıda güvenliği ve kalitesi gibi unsurların önemi gün geçtikçe artmakta hatta ticaret yapabilmenin ön koşulu haline gelmektedir. Bu bağlamda güvenilir ürünlere olan talep arttığı gibi, tüketiciler ne yedikleri konusunda bilgi sahibi olmak istemektedirler. GDO'lar ile ilgili karar vermede en önemli unsurlar arasında tüketici tercihleri gelmektedir. Dünya'da ve özellikle AB'ye uyum sürecinde olan Türkiye'de tüketici tercihlerinin giderek önem kazandığı da dikkate alındığında GDO'lu ürünlerin etiketlenmesi ve halkın ne yediğini bilmesi gerekmektedir. GDO'lu ürünler etiketlendirilerek kişilere seçme hakkı tanınmalıdır

-GDO'LU ÜRÜNLERİN FAYDASI VE RİSKLERİ İYİ ANALİZ EDİLMELİ-

Üretimin başlangıç noktasının tohum olması nedeniyle daha temkinli davranılmalıdır. Nitekim GDO'lar ilgili temel prensip de "ihtiyatlılık ilkesidir." Bugün AB'nin, GDO'lar konusunda daha katı bir politika izlediği, bu politikada da tüketicilerin oldukça baskın olduğu dikkate alınmalıdır.ABD Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger'ın "petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol edersen bütün insanları kontrol edebilirsiniz" dediği de unutulmamalıdır. Bir karar vermeden önce; GDO'lu ürünlerden beklenen azami fayda ile azami riskler kıyaslanmalıdır. Transgenik ürünlerin ülkemizde gerçekten tarımsal bir soruna çözüm olup olmadığı, Türkiye'nin bu ürünlere ihtiyacının olup olmadığı dikkate alınmalı, fayda ve zarar analizleri yapılmalı, kısaca sosyo-ekonomik bir değerlendirme yapılmalıdır. Sürdürülebilir tarım yöntemleri öncelikle ele alınmalı, üretim maliyetlerinin düşürülmesinde GDO'lar çözüm yolu olarak düşünülmemelidir. Tarımın yapısal sorunlarının yanı sıra, tarım politikalarındaki istikrarsızlıklar nedeniyle ortaya çıkan sorunların çözümü GDO'larla yapılacak bir üretimde aranmamalıdır.

-TÜRKİYE, KENDİ TOHUMUNU ÜRETMEYE ODAKLANMALI-

Tohumculuk Kanunu ve Islahçı Hakları Kanunu çıkmıştır. Halihazırda tohum geliştirme ve Ar-Ge faaliyetlerinin önünde bir engel bulunmamaktadır. Tohumculuk sektöründe faaliyet gösteren tüm taraflar ithal tohumluğu kullanmaya değil kendi tohumluğumuzu üretmeye odaklanmalı. Biyogüvenlik yasası GDO'ları yasallaştırmanın aracı olarak değil, GDO'lu ürün ithalatını kontrol altına alacak, halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılmalı; yasal düzenlemeler acilen tamamlanmalıdır.

Kaynak: YENİ ADANA GAZETESİ, 12.07.2009
http://www.yeniadana.net/web/HaberDetay.aspx?id=35796

TZOB: GDO'LU ÜRÜN İTHALATI KONTROL ALTINA ALINMALI

Bayraktar, Biyogüvenlik Yasası'nın halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılması gerektiğini vurguladı.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Başkanı Şemsi Bayraktar, 'Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar' (GDO) ve 'Biyogüvenlik Yasa Tasarısı' ile ilgili açıklamalarda bulundu. Tarımsal sorunların çözümünün genetiği değiştirilmiş organizmalarla yapılacak üretimde aranmaması gerektiğine dikkat çeken Bayraktar, Türkiye'ye giren genetiği değiştirilmiş organizmalı ürünlerin kontrol altına alınması gerektiğini belirtti. Bayraktar, Biyogüvenlik Yasası'nın halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılması gerektiğini vurguladı.

Bayraktar, 'Çevremizin, gelecek nesillerimizin ve gıda güvencemizin tehlikeye atılmamalı, GDO'ya karşı duyulan endişeler ortadan kaldırılıncaya kadar, GDO'lu tohumlarla yapılacak bir üretime izin verilmemelidir' dedi.

"Türkiye'nin biyogüvenliğinin acilen sağlanması gerek"

GDO ve Biyogüvenlik konusunda bu zamana kadar herkesin konuştuğuna değinen Bayraktar, şimdi de çiftçi kesiminin görüşlerinin dile getireceğini vurguladı. Kamuoyunda da gündeme gelen ve çokça tartışılan, Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı'nın son halinin henüz açılmadığına dikkat çeken Bayraktar, tasarının son haliyle ilgili edinilen bilgiler üzere bazı önemli noktalara işaret etti.

Tasarıda öngörülen Blimsel Danışma Kurulu'nun üyelerinin Bakanlık tarafından seçileceğini bildiren Bayraktar, bunun yerine AB'de olduğu gibi EFSA (Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu) gibi bağımsız bir bilim kurulunun oluşturulması nın daha uygun olacağını ifade etti.

GDO'lu ürünlerle ilgili son karar mercii Bakanlar Kurulu olsa da, yetkilerin tek bir bürokratik mercide toplanmasının kararlarda müdahale endişesine yol açtığını ileri süren Bayraktar, Türkiye'de yürürlükte olan mevzuatın GDO'ları içermemesi ve Cartagena Biyogüvenlik Protokolünün uygulanmasına yönelik olarak ihtiyaç duyulan yasal, idari ve teknik alt yapı çalışmalarının tamamlanmamış olması nedeniyle yasal bir boşluk bulunduğunu vurguladı.

Hali hazırda GDO'lu ürünlerin Türkiye'ye girdiğini söyleyen Bayraktar, bu durumda Türkiye'nin biyogüvenliğinin acilen sağlanması gerektiğinin altını çizdi. Halkın ne yediğini bilmesi kadar, GDO'lara ilişkin nasıl bir yol izleneceğini bilmesinin de hakkı olduğunu kaydeden Bayraktar, 'Tasarının amacı, modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetleri düzenlemek, denetlemek, izlemek, biyogüvenlik sistemini kurmak, geliştirmek ve uygulanması ile ilgili usul ve esasların belirlenmesi şeklinde tanımlanmaktadır. GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetleri düzenlemeden kasıt, GDO'larla yapılacak bir üretimin önünün açılması mıdır' diye sordu.

Kaynak: DÜNYA GAZETESİ 12.07.2009 - 15:00
http://www.dunyagazetesi.com.tr/haber.asp?id=53534&cDate=

10 Temmuz 2009 Cuma

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ÜRÜNLER İNCELENSİN

Gıda Mühendisleri Odası bu tarz ürünlerin dış alımının yapılmaması ve üretilmemesi gerektiği açıkladı.

Gıda Mühendisleri Odasından yapılan açıklamada, genetiği değiştirilmiş gıdaların insan sağlığına olumsuz bir etkisi olmadığı kanıtlanıncaya kadar üretilmemesi, dış alımının yapılmaması gerektiği bildirildi.

Odadan yapılan yazılı açıklamada, Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) yer aldığı gıdaların, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yoğun tartışmalara neden olduğunu anımsatıldı.

Doğal süreçlerde eşleşemeyen canlıların eşleştirilerek, doğada olmayan hibritlerin oluşturulmasının bugün ve gelecekte insan sağlığına ne tür etkileri olacağının bilinmediğine dikkat çekilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

''İnsan sağlığına olan risklerinin henüz belirlenememiş olması, çevreyi ve ekolojik dengeyi tehdit etmesi ve en önemlisi gıda güvencesi konusunda ciddi tehditler oluşturması, GDO'lu ürünler konusunda kuşkuları giderek artırmaktadır. Genetiği değiştirilmiş gıdaların insan sağlığına olumsuz bir etkisi olmadığı kanıtlanıncaya kadar bu tür ürünlerin üretilmemesi, dış alımının yapılmaması gerekir.''

Türkiye'de gıda güvenliği alanında yaşanan sorunlardan birinin de, ''GDO'lu ürünlerin kayıt dışı üretimi ve kayıt dışı yoldan ülkeye girmesi'' olduğu belirtilen açıklamada, bu sorunların yaşanmasında mevzuat yokluğunun büyük payı olduğu ifade edildi.

Açıklamada, bu çerçevede, çıkarılacak Biyogüvenlik Yasasının GDO'lu ürünlerin üretimini onaylayan bir mevzuat değil, bu ürünlerin üretimini engelleyecek, dış alımını kontrol altına alacak, gerekli etiketlemeyi sağlayacak, halk sağlığını ve toplum yararını gözetecek şekilde olması gerektiği kaydedildi.

Kaynak: HABERTÜRK 9.7.2009
http://www.haberturk.com/ekonomi/haber/158000-Genetigi-degistirilmis-urunler-incelensin.aspx

27 Haziran 2009 Cumartesi

GDO'LU TOHUMLARA BÜYÜK TEPKİ

Aralarında Çevre Mühendisleri Odası, Ziraat Mühendisleri Odası, Tüketicileri Koruma Derneği, gibi kuruluşların da bulunduğu Genetiği Değiştirilmiş Organizmaya (GDO) Hayır Platformu'ndan yapılan açıklamada, "Türkiye'ye her yıl milyonlarca ton genetiği değiştirilmiş mısır, soya ve pamuk giriyor. Bunların işlenmesiyle oluşturulan 700'den fazla gıda maddesi tüketici sofrasına ulaşıyor. Bebeklerimizin, çocuklarımızın, yetişkinlerimizin sağlığı bu ürünler yüzünden tehdit altında. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi hazırlanan Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağıyla da GDO içeren ürünlerin ekimine, ithaline ve tüketimine meşru zemin sağlanmaya çalışılıyor" denildi. Açıklamada şu görüşlere yer verildi:

"Genetiği değiştirilmiş ürünler üzerinden kimi çevreler kirli bir ticaret yapıyor ve büyük rantlar elde ediyor. Şimdi sıra genetiği değiştirilmiş tohumları ülkemiz topraklarına ekmeye geldi. Hazırlanan taslak da yasalaşırsa ortada hiçbir engel kalmayacak. GDO içeren ürünler sağlığımızı bozacağı gibi ekonomimizi de olumsuz etkileyecek, Türkiye'yi tohum açısından çokuluslu birkaç şirkete mahkum edecektir."

Cumhuriyet 27 Haziran 2009

15 Haziran 2009 Pazartesi

SAMSUN İL ÖZEL İDARESİ GDO RAPORU

GMO ya da GDO (Genetically Modified Organisms-Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) , genetik müdahale yöntemleriyle genetik yapısına bitki, bakteri, virüs vb. herhangi bir başka canlıdan alınan gen veya genlerin aktarılmasıyla elde edilen yeni organizmalardır.

Türkiye’de GDO’ların ekimi, dikimi, üretimi ve ithalatı kanunen tamamıyla yasaktır. Ancak, 2003 yılında Türkiye’nin yurt dışından satın aldığı tarım ürünlerine ve bu ürünleri aldığı ülkelere bakacak olursak, satın alınan 800 bin ton soyanın %90’ınınve 1.8 milyon ton mısırın da %80’inin ABD ve Arjantin kaynaklı olduğunu görürüz. ABD ve Arjantin’den elde edilen ürünlerin özellikle de mısır ve soyanın GDO olmama ihtimali oldukça düşüktür. Fakat, Türkiye’de ne gümrüklerde ne de diğer bölgelerde GDO analizi yapabilecek alt yapıya sahip akredite bir laboratuar olmadığından, ithal edilen ürünler kontrolsüz olarak sınırlarımızdan girmektedir.

Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus da, özellikle mısır ve soya gibi ürünlerin şekerlemeler, asitli içecekler, çocuk mamaları, sebze püreleri vb. birçok hazır gıda maddesinin içinde bulunduğudur. Mısırın 700, soyanın ise 900 çeşit gıda maddesi içinde kullanıldığı düşünülürse transgenik gıdaların dolaylı tüketim miktarının önemi açıkça görülecektir.

SAĞLIK RİSKLERİ

POTANSİYEL ALERJENLİK: GDO’lu bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin meydana getirebileceği risklerin başında alerji gelmektedir. Genetik yapı değişiminde, verici kaynağın alerjen özelliklerinin transfer edilen bitkiye ya da hayvana geçmesi engellenemeyebilir. Nitekim, 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır.

POTANSİYEL TOKSİSİTE: Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar, aktarılan yeni gen ürünlerini ve onlardan kaynaklanan sekonder metabolitleri içerdiğinden, potansiyel bir toksisiteye sahiptir. GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü genler ile terminatör teknolojisi gereği aktarılmış olan genler de toksin üreterek çalıştıklarından, dokularda birikme durumunda, önemli riskler oluşturmaktadır. Bu genlerin kullanılması pestisit kullanımını ortadan kaldırmıştır. Ancak, bu toksik madde kalıntılarının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.

Bu toksinlerin uzun dönemde insan sağlığına olan etkilerine ilişkin yeterli bilgi bulunmamaktadır. GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenenlerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar belirlenmiştir.

POTANSİYEL KANSEROJENLİK: GDO’lu bitkilerin doğrudan ve dolaylı olarak kanserojen etkisinin olabileceği birçok araştırıcı tarafından belirtilmektedir. Özellikle, herbisitlere dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinde kullanılan bazı kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları bilinmektedir. Öte yandan, sindirim sisteminde tam olarak sindirilmeden dolaşım sistemine geçerek kan hücreleri aracılığı ile normal genoma katılabilen yabancı DNA parçalarının da hastalıklarda etkili olma ihtimali söz konusudur.

ANTİBİYOTİĞE DAYANIKLI MİKROORGANİZMA OLUŞUMU: Günümüzde kullanılan biyoteknolojik tekniklerle bitkilere aktarılan genlerin büyük bir çoğunluğu bakteri ve virüs kökenlidir. Gen aktarımı esnasında GDO’lu bitkilerin seçilebilmesi amacıyla antibiyotik dayanım izleme genleri kullanılmaktadı r. Ancak, bu antibiyotik dayanım izleme genleri insan ve hayvan bünyesindeki bakterilere yatay olarak geçişiyle onların da genlerinin antibiyotiklere dayanıklı hale dönüştürülmesi gibi sağlık açısından büyük riskler söz konusudur.

BESİN DEĞERİNDE BOZULMA: GDO’lu bitkilerde, yeni özellikler kazandırılırken, bitkinin orijinal yapısında bulunan bazı kalite öğelerinde önemli azalmalar olduğu tespit edilmiştir. Örneğin, kalp hastalıklarına ve kansere karşı önemli bir koruyucu madde olan “phytoestrogen” bileşiklerinin, klasiklere oranla, GDO’lu bitkilerde daha az olduğu bilinmektedir.

ÇEVRESEL RİSKLER

GDO’lu bitkiler üzerinde en çok tartışılan konuların başında çevreye verebileceği zararlar gelmektedir. Bilim adamlarının çoğu, GDO’lu bitkilerin ekolojik zararlarının olabileceği görüşünde birleşmektedir.

Toprak ve su kirliliği: GDO’lu bitkilerin kalıntılarındaki toksik maddelerin toprağa ve suya geçtiğine ilişkin çok sayıda araştırma sonucu bulunmaktadır. Bu nedenle, toksinlerin diğer organizmaları n besin zincirine katılmaları da söz konusudur. Bazı genlerin ürettiği endotoksinlerin toprakta 33 hafta kaldığı belirlenmiştir. Öte yandan, GDO’lu bitkilerin ikinci kuşak üretimini engellemek amacıyla, uygulanan terminatör teknolojisi gereği, tohumlar üreticiye verilmeden önce yüksek dozda antibiyotik ile bulaştırılmaktadır. Bu tohumların ekilmesiyle toprağa önemli miktarda antibiyotik geçişi söz konusudur. Buğday ve pamuk gibi çok geniş alanlarda ekimi yapılan ürünlerde bu uygulamanın etkisinin ne kadar büyük olacağı açıktır. Klasik herbisitler ürüne de zarar verdiğinden, üreticiler tarafından son derece dikkatli ve düşük dozda kullanılır. GDO’lu çeşitler ot öldürücülere dayanıklı olduklarından, ürüne zarar vermeyeceği düşüncesiyle, daha fazla ilaç kullanımı söz konusu olmuştur. Denemeler sonucunda, GDO’lu soyalarda herbisit kullanımının bir kaç kat arttığı belirlenmiştir.

Faunada değişim: GDO’lu bitkilerin faunada yararlı akraba türlerin yok olmasına ve yeni zararlı populasyonları nın oluşmasına neden olabileceği tartışılmaktadır. Özellikle, GDO’lu mısırlardaki Bt genlerinin sadece koçan kurtlarına etkili olduğunun söylenmesine karşın, mısır bitkilerinin arasında yetişen ve üzerinde bol miktarda mısır çiçektozu bulunan “Asclepias” adı verilen bitkilerle beslenen kral kelebeklerinin de öldüğü görülmüştür. Ayrıca, yararlı böceklerden olan “Ladybugs” (hanım böceği) ve “Lacewing” gibi böceklerin öldüğü, bu böceklerle beslenen arı ve kuşların da zarar gördüğü saptanmıştır. Bilindiği gibi, dayanıklı çeşitlerin oluşturduğu baskı sonucunda zararlılar zamanla tepkilerini değiştirebilmektedir. Bu durumda hem GDO’lu bitkiler etkisiz hale gelmekte, hem de biyolojik savaşta Bt bakterilerinden yararlanma imkânı ortadan kalkmaktadır.

Mikrorganizmalarda değişim: Antibiyotiklere dayanım izleme genlerinin toprak bakterilerine geçmesi ya da terminatör teknolojisi gereği toprağa verilen yüksek dozdaki antibiyotiklerin baskısı nedeniyle dayanıklı yeni bakteri tiplerinin oluşma ihtimali her zaman vardır. Virüslere dayanıklı olarak geliştirilen GDO’lu bitkilerin, başka virüs tiplerinin ortaya çıkmasına neden olabileceği Michigan Üniversitesi’nde deneysel olarak kanıtlanmıştır. Virüs genleri, diğer virüs ve retrovirüslerin genleri ile karışabilmekte, bunun sonucunda da patojeniteleri artmış yeni virüsler oluşabilmektedir. Bu gen karışımının 8 hafta gibi kısa bir sürede gerçekleşebileceği deneysel olarak kanıtlanmıştır. Öte yandan, “Cauflower Mosaic” virüsü GDO’lu mısır, pamuk ve kolzalarda yaygın olarak kullanılmaktadı r. “Pararetrovirü sler” grubundan olan bu virüsün, hepatit-B ve HIV virüsleri ile büyük benzerlik göstermesi, konunun önemini daha da artırmaktadır.

Florada değişim: Bitkilere kazandırılan yeni özellikler bu bitkilerin yaşadıkları çevredeki floranın bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitlilik kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengesinin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin yok olmasına neden olabilecektir. Çiçektozları, genetik kirlilikte en önemli etkendir. Mısır çiçektozlarının rüzgarın etkisi ile canlı olarak 1 km uzağa gidebildiği, yoncada arıların çiçektozlarını canlı olarak 2-3 mil uzağa taşıdıkları deneysel olarak belirlenmiştir. Genetik olarak değiştirilmiş bitki çiçektozlarının rüzgâr, kuş, arı, böcek, mantar ve bakterilerce taşınması sonucunda kilometrelerce uzaktaki bitki türleri de etkilenecek ve genetik bir kirlilik ortaya çıkabilecektir. GDO’lu ürünlerden gen geçişleri yabani türlerin özelliklerini bozacak ve bitkisel gen kaynaklarının geri dönülmesi zor bir zararla karşı karşıya kalmasına neden olabilecektir. Ayrıca, GDO’lu bitkilerdeki herbisitlere dayanıklılık genlerinin yabani akrabaları olan otlara geçmesiyle, tarımsal mücadele güçlüklerle karşılaşabilecektir. GDO’lu mısırlardan yabani mısır türlerine gen bulaştığına ilişkin resmi raporlar yayınlanmaya başlanmıştır.Yabani floradaki genetik yapı değişiklikleri, onların gen kaynağı olarak değerini tamamen yok edebilir. Arkansas Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, GDO’lu çeltikten, çeltiğin yabani gen kaynağı olan kırmızı çeltiğe gen geçişinin olduğu belirlenmiştir. GDO’lu bitkiler için geliştirilen herbisitler, bu bitkilerin dışındaki tüm bitkileri kesin olarak öldürmektedir. Geniş alanlara uygulanan bu tip herbisitlerden yabani floranın olumsuz etkilenmemesi mümkün değildir. Öte yandan, terminatör genlerin akraba türlere çiçektozları ile geçerek onların ikinci yıl tümüyle yok olmalarına neden olması yüksek bir ihtimaldir. GDO’lu bitkilerden kaynaklanabilecek genetik kirlilik, birçok yabani türün anavatanı olan Türkiye için ayrı bir önem taşımaktadır.

Variyabilite ve beklenmeyen sonuçlar: Ekosistemler son derece karmaşık bir yapıya sahiptir. Özellikle, GDO’lu bitkiler gibi, yeni organizmaları n sistem içine girmesiyle bazı bilinmeyen risklerin ortaya çıkması beklenebilir. Bu zamana ve yere bağlı olarak türler arası gen akışının sonucunda ortaya çıkabilecek gen etkileşimlerinden kaynaklanmakta olup, populasyonda değişik bir karakterin ortaya çıkma ihtimali her zaman söz konusudur.

SOSYO – EKONOMİK RİSKLER

Pahalılık: GDO’lu ürünlerin tohumları, GDO’lu olmayanlara göre, %25 ile %100 arasında daha pahalı olup her yıl yenilenme zorunluluğu söz konusudur. Fiyatının yüksek olması nedeniyle tohumluk alımını uzun süre devam ettiremeyecek olan küçük çiftçiler bu durumdan zarar göreceklerdir.

Tek tip çeşit ve ilaç kullanımı: Bitkisel üretimin GDO’lu çeşitlere dayandırılması, geleneksel tarımda yerel çeşitlerin kullanımında önemli azalmalara neden olabileceği gibi, tarımda tohumluk ve ilaç bakımından dışa bağımlılık sorununu da doğuracaktır.

Tohumluğun her yıl yenilenmesi: GDO’lu çeşitlerin sahip olduğu “terminatör gen” sistemi nedeniyle, tohumluk üretiminin çiftçiler tarafından yapılması olanaksızdır. Bu nedenle, tohumluğun üretici firmadan her yıl alınması zorunludur.

Çeşit karışımı: Aynı bölgede klasik ve GDO’lu çeşitlerin bir arada ekilmeleri halinde, çiçektozları nedeniyle, birbirlerine karışmaları kaçınılmazdır. Bu durumda, üreticilerin istedikleri tip ürünü özelliklerini bozmadan yetiştirmeleri imkânsız hale gelebilecektir. Bunlardan elde edilen ürünlerin de karışık olma olasılığı çok yüksek olacak ve tüketici açısından da önemli bir risk oluşturabilecektir.

GDO’lu çeşit yetiştiren ülke konumuna gelinmesi: Birçok Avrupa ülkesi, GDO’lu ürün yetiştirmeyen ülkelerden bile, dışalım yaptıkları ürünler için “Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizma” değildir belgesi istemektedir. Bu çeşitlerin yetiştirilmesi halinde, klasik ürünlerin pazarlanması da önemli ölçüde zorlaşacaktır.

DİN VE ETİK BAKIMINDAN KONUNUN SORGULANMASI:

Müslümanlar ve Museviler domuz eti ve türevlerini tüketmedikleri için domuz geni karıştırılmış ürünlerden de yemek istemeyeceklerdir. Ayrıca Müslümanlar bazı böcek ve hayvan genlerinin kullanıldığı ürünlere karşı da rezerv koyacaklardır. Aynı şekilde vejeteryanlar ise hayvansal gen içeren tüm bitkisel ürünleri tüketmek istemeyecektir. Bu durumda GDO’lu ürünlerin etiketlerinde gerekli bilgilerin doğru ve açık bir şekilde verilmesi bir insanlık görevi olarak ortaya çıkmaktadır.

Biyogüvenlik Yasa Tasarısı

Taslağa zemin hazırlayan çalışmalara baktığımızda biyogüvenlik hukukunun, şirketlerin çıkarlarını gözeterek hazırlanacağı belliydi. Ancak gerek ulusal hazırlıkların gerekse de uluslararası düzenlemelerin GDO’lu ürünlerin Türkiye’de serbest dolaşımını zorunlu kıldığı söylenemezdi.

Taslağa hukuki meşruiyet sağlayan, Biyolojik Çeşitliliğin Korunmasına Dair Sözleşmenin eki niteliğinde olan ve Türkiye’nin de onaylayarak yürürlüğe koyduğu Cartagena Biyogüvenlik Protokolünün dayandığı ihtiyatilik prensibine göre de ülkeler GDO’lu ürünleri üretmek, dağıtmak, Pazar açmak zorunda değillerdi. Bu ilkeye göre: Güvenlik konusunda bir bilimsel bilgi ya da uzlaşı eksikliği olduğunda, ülkelerin GD organizmaların ithalatını ve kullanımını yasaklama ya da sınırlandırma hakkı vardır.

Şimdiki mevcut tasarıyı hazırlayanları n iddiasına göre ise Cartagena Sözleşmesini imzaladığımıza göre böyle bir yasa çıkartmamız gerekiyordu. Evet Biyogüvenlik sistemine ihtiyaç duyduğumuz kesin. Bu sistemi işletecek bir kuruma da gereksinim var. Yasa tasarısı eğer sadece bu sistemi kurmak gibi bir amaç edinmişse, ki tasarı taslağının amaç maddesinde bu dile getiriliyor. Neden Transgenik ürünlerin zararsız olduğuna dair bilimsel ve toplumsal bir mutabakat sağlanmadan GDO’lu ürünlerin üretimine, dağıtımına, işlenmesine, pazarlanmasına izin veriliyor?

GDO’lu ürünlere pazar yaratma kaygısının taslağın içine işlenmesi mevcut ekonomik ve yasal zorunluluklardan da kaynaklanmadığına göre durumun politik irade zaafiyetinden başka bir şey olmadığı kolayca söylenebilir.

Tasarı taslağının tek hukuksal ve politik zafiyeti bu kadar değil elbette. Bilindiği gibi biyogüvenlik sistemi hangi toplumsal sınıfın çıkarlarını korursa korusun, gıda güvenliği, insan, hayan, ve bitki sağlığı ile ilgili tüm düzenlemeleri içine alacak şekilde oluşturulmalıdır. Buna karşın hazırlanan tasarı taslağında ne gıda egemenliği ne gıda güvenliğine ilişkin doğrudan bir düzenleme yok. Bu kadar da değil elbette. İnsan hastalıklarının teşhis ve tedavisinde kullanılan tıbbi ürünler ile veteriner tıbbi ürünleri kanun kapsamı dışında tutularak biyogüvenlik sistemi baştan, işlemez bir zemine oturuyor.

Taslakla ilgili diğer bir önemli noktada yasakların düzenlendiği 11. maddeye ilgili. Bu maddenin b bendine göre, “GDO ve ürünlerinin, bebek ürünleri ile küçük çocuk ek besinlerinde kullanılmak üzere özellikle geliştirilmiş olanlar hariç, bebek mamalarında ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanımı, bu tür ürünleri içeren bebek mamalarının ve küçük çocuk ek besinlerinin ithalatı ve ülke içinde dağıtımı yasaktır.” deniyor. Bu maddenin GDO’lu ürünlerin riskleri konusunda bir itiraftan başka bir şey olmadığı açık: Küçük çocuklar yemesin ama yetişkin insanlar tüketebilir anlayışı nasıl bir insan metabolizması algısından besleniyor acaba? Küçükler için zararlı olduğu savlanan besinler neden büyüklere zarar vermiyor?

Yine yasaklar başlığıyla düzenlenen maddenin c bendine göre, “biyolojik çeşitlilik ve genetik kaynakların korunması amacı için belirlenmiş genetik çeşitlilik merkezleri ile Korunan Alanlarına ve organik tarım yapılan alanlara risk değerlendirmeye dayanarak belirlenecek mesafelerden daha yakın mesafelerde GDO üretimi yasaktır.” Peki Türkiye’nin ulusal ölçekte uygulanan bir biyolojik çeşitlilik ve gen kaynaklarını koruma acil eylem planı var mı? Türkiye’nin biyolojik çeşitlilik ve gen kaynakları envanteri hazırlanmış mı? O Halde bu madde nasıl uygulanacak, bir ülkenin gen kaynakları envanteri ve biyolojik çeşitlilik acil eylem planı uygulaması olmadan yönetmeliklerle koruma alanları belirlenerek, yeni bir hukuksal komediye imza mı atılacak?

BİZ AR-GE DAİRE BAŞKANLIĞI ORGANİK TARIM EKİBİ OLARAK ÜLKEMİZDE GDO’LU ÜRÜN İSTEMİYORUZ. ÇOCUKLARIMIZIN VE BİZİM GELECEĞİMİZİ TEHLİKEYE ATMAK İSTEMİYORSANIZ BU MAİLİ DÜŞÜNÜN VE ÇEVRENİZİDE BİLGİLENDİRİN.

SAYGILARIMIZLA .

Yılmaz Kurt
Samsun İl Özel İdaresi
AR-GE Daire Başkanlığı
AR-GE Uzmanı