tohum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tohum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2011 Cuma

TOHUM ÜRETİCİLERİ KARŞI ATAĞA GEÇTİ

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın "domates tohumluğu" açıklamaları ile gündeme gelen Türk tohumluk sektörü, sektörün tanıtımı ve sektöre zarar veren açıklamalar konusunda karşı atağa geçiyor.

Tohum Sanayici ve Üreticileri Alt Birliği (TSÜAB), genetiği değiştirilmiş organizmalar GDO ve tohumluk konusunda bilimsel verilere aykın konuşan ve sektöre zarar verenlere yönelik hukuki mücadele başlatıyor. Birlik, ilk olarak, genetiği değiştirilmiş tohumla ilgili sözleri nedeniyle Okan Bayülgen hakkında dava açmak için çalışma başlattı.

TSÜAB Başkanı Ühami Özcan Aygun, "Türk tohumculuk sanayi, övünülecek bir noktaya geldi, kimsenin yıpratmasına izin vermeyiz. Bizi mafya, süah tüccan yerine koydular. Yeter, artık masaya yumruğumuzu daha sert vuracağız" dedi.

Hürriyet Ankara 4 Ocak 2011

50 YILLIK ORGANİK HAZİNE

Tarımsal gıdaların gelecek nesillere aktarılması için 'tohum bankası' kurmayı gündemine alan İstanbul Ticaret Borsası (İTB), aradığı tohumları dışarıda değil, kendi laboratuvarlarında buldu.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) çıkmadan önce laboratuvarda unutulmuş 50 yıllık tohumlar, İTB Meclis Başkanı Ali Kopuz'un denetimleri esnasında ortaya çıktı. 33 ayrı kavanoz içinde bulunan endemik tohumlar çimlendirme testinde pozitif sonuç verirse borsa, ürünlerin sertifikalarını alıp bunları organik tarıma kazandıracak. Kopuz, ayrıca Tarım Bakanlığı'ndan bir işbirliği talebi gelmesi halinde bunu da değerlendireceklerini ifade etti.

İTB Meclis Başkanı Ali Kopuz, Zaman'a yaptığı açıklamada oda bünyesinde bir tohum bankası kuracaklarını söyledi. İTB'de meclis başkanı olduktan sonra gıda ürünlerindeki laboratuvar analizlerini dikkatle takip ettiğini belirten Kopuz, geçtiğimiz ay odalarda unutulmuş yaklaşık 50 yıllık 33 adet kavanoz içinde organik tohum bulduklarına dikkat çekti. Projenin çıkış noktasının bu ürünlerin ortaya çıkması olduğunu söyleyen İTB Meclis Başkanı Kopuz, tohumların bulunuşunu şöyle anlattı: "Günlük ziyaretlerim sırasında laboratuvarlardaki numune şişeleri dikkatimi çekti. Bunların 50 yıldır odada saklanan tohumlar olduğunu öğrendim. Daha sonra TEMA Vakfı ile irtibata geçerek yardım talebinde bulunduk. Bizi bir üniversite ile irtibata geçirdiler. İncelemede bulunan akademisyenler çok şaşırdı. Ürünleri kendilerinin takip etmesini istediler, ancak biz kabul etmedik."

İTB, önümüzdeki günlerde 33 farklı organik ürünü çimlendirme testine tabi tutacak. Şayet bu tohumlar, teste pozitif cevap verirlerse Tarım Bakanlığı ile irtibata geçilerek tarıma kazandırılacak. Borsa, bunların gelecek kuşaklara aktarılması için de hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacak. İTB laboratuvarlarındaki tohumların dışarı çıkarılmaması için kapının kilidi değiştirildi ve girişe de kamera yerleştirildi.

TOHUMLAR GENETİK BİRER ÖRNEK

Tohumlar üzerinde ilk incelemelerde bulunan Trakya Namık Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Kayıhan Korkut, bulunan tohum örneklerinin genetik birer kaynak olduğunu söyledi. Canlı olan tohumların biyoparmak izlerini çıkaracaklarını belirten Korkut, bu çalışma sonucunda tohumların genetik kodlarının ortaya çıkacağını ifade etti. Fatih Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ergün Şakalar da tohum genlerinin Türkiye için stratejik bir önem arz ettiğini söyledi. Günümüzde GDO'lu ürünlerin hayatın her alanında kullanılmaya başladığına dikkat çeken akademisyen, bu ürünlerden de en fazla iki defa mahsul alınabildiğinin altını çizdi. Tohumda ülkemizin dışa bağımlı bir hale geldiğini anlatan Şakalar, İTB'de bulunan 50 yıllık tohumların GDO öncesine denk geldiği için önem taşıdığını, bu tohum kaynağının muhafaza edilmesi gerektiğini ifade etti.

DÜNYANIN ÜÇÜNCÜ BÜYÜK TOHUM BANKASI TÜRKİYE'DE

Hem endemik hem de organik bitkilerin gelecek kuşaklara aktarılmasını hedefleyen Türkiye, dünyanın üçüncü büyük tohum gen bankasını kurdu. Diğer iki tesis ise Çin ve Amerika'da bulunuyor. Çin'deki bitki gen bankasında 300 bin, Amerika'da ise 280 bin kaynak koruma altında. Ülkemizde ise bu oran 250 bin civarında. Ülkemizdeki 12 bin civarındaki bitkinin 3 bin 900'den fazlası endemik (başka yerde olmayan) bitki. Türkiye ekonomik öneme sahip birçok bitki türünün de anavatanı. Buğdayın 24, arpanın 8, çavdarın 4, yulafın 6 yabani akrabası Türkiye'de bulunuyor. Hububat, baklagillerin yanı sıra meyve ve sebze açısından da gen kaynağı olan Türkiye'de, Türk insanının eliyle geliştirilen birçok yerel çeşit de bulunuyor. Dünyanın birçok noktasında 1.400 kadar tohum bankası mevcut. Uzmanlara göre tohum bankaları sayesinde tarım ürünlerinin salgın, nükleer savaş, doğa felaketleri veya iklim değişimi gibi bir durum sonrasında bile devamlılığı sağlanabilecek.

BAYRAM KAYA İSTANBUL - 03.01.2011 Zaman gazetesi

8 Kasım 2010 Pazartesi

TOHUMLARI PATENLESEK DE Mİ SAKLASAK, PATENTLEMESEK DE Mİ SAKLASAK? (Tayfun ÖZKAYA)

Geçtiğimiz aylarda bir televizyon programına telefonla katılmıştım. Yerel tohumların ulusötesi şirketlerce yağmalandığını atlattım. Konuşmamın sonunda teşekkür ettiler. Telefonu kapayıp televizyondan programı izlemeye devam ettim. Yönetici ve stüdyo konuğu “yerel tohumlarımızı mutlaka patentleyelim, bu şekilde koruruz” dediler.

Söylemek istediğim asla bu değildi. “Yaşam patentlenemez” düşüncesine bağlıyız. Bu alanda patent, tohum çeşitlerini yani yaşamı metalaştırmak demektir. Bu tohumları para ile satmaktan farklı bir şeydir. Birileri çoğalttıkları tohumları satabilirler. Patentte ise şirketler belli bir çeşit üzerinde fikri mülkiyet hakları olduğunu iddia ediyorlar. Resmen o tohum çeşidi onların oluyor. Sanayiden örnek verelim. Bir şirket diyelim ilk kez faks makinesi geliştirdi. Bu makine daha önce yoktu. Şirket bu makine üzerinde fikri mülkiyet hakkı iddia edebiliyor. Bunu bir dereceye kadar anlayabiliyoruz. Bir parantez açalım. Bu görüş bile eleştiriliyor. Faks makinesini geliştirmek için mutlaka başka bilgilere ihtiyaç var. Bu bilgileri üretenler bunlara karşı hiçbir bedel talep etmiyorlar. Ayrıca bu fikri mülkiyet hakları tüm insanlığın çıkarlarına aykırı olabiliyor. Aids ilaçlarının patentlenmesi ile ilgili tartışmaları hatırlayın. Tekrar konumuza dönersek, hayata ait olan on bin yıldır binlerce kuşak köylü tarafından geliştirilmiş tohum çeşitlerini ele alarak, ona birkaç gen sokarak veya çıkararak nasıl şirketler bu tohum çeşitleri ve genleri üzerinde fikri mülkiyet hakkı (yani patent) iddia edebiliyorlar. Bunun anlamı hayatın yağmalanmasıdır. Patent olmayan ancak ona yakın fikri mülkiyet halkları biçimleri de var. Tohumlar üzerinde iddia edilebiliyor. Ancak şimdi bu konuya girmeyelim. O da aşağı yukarı aynı kapıya çıkıyor.

Büyük tohum devleri halen gelişmekte olan ülkelerin yerel tohumları ile ülkelerin kamu kuruluşlarına ait gen merkezlerindeki tohumlara istedikleri gibi el koymuşlardır ve koymaya devam etmektedirler. Buna biyokorsanlık diyoruz. Bir ABD firması Hindistan’ın basmati çeşidi pirincine el koyarak kendi adına patent çıkartmıştır. (Gaia/Grain, 1998, Ten Reasons not to Join UPOV-Global Trade and Biodiversity in Conflict, issue no. 2, May 1998. www.grain.org/briefings/?id=1)

Köy çeşitleri veya köy popülâsyonları bütün dünyada büyük bir önem kazanmakta. Bunlara İngilizce heirloom deniyor. Ülkemizde atalık tohum denmesi önerilmişti. Şirket tohumlarına İzmir Torbalı köylerinde satın tohum denmekte.

Kısacası tohumlar veya hayvanlar üzerinde patent iddiası kabul edilemez. Hayat patentlenemez. Bu tohum ve hayvanlar bütün bir insanlığa aittir. İtiraz ettiğimiz şirketlerin bunlara sahip çıkma çabalarıdır. Domates, biber, patlıcan, tütün gibi birçok bitki Anadolu’ya Amerika’dan geldi. Domatesin gelişinin üzerinden ancak 100 yıl geçti. Patlıcan ve biberin ise 300 yıl önce geldiği tahmin ediliyor. Diğer yandan on bin yıl önce Anadolu’da geliştirilen buğday buradan bütün dünyaya yayıldı. Kim bunların üzerinde hak iddia edebilir. Bunlar bütün bir insanlığa aittir.

Türkiye’de 31.10.2006’da TBMM’den geçerek kanunlaşan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu da yerel çeşitler veya köy popülasyonları şeklinde tanımlanan genetik materyalin ticaretini yasaklamaktadır. Kanunun 5. Maddesi “Bakanlık tarafından, bitkisel ve tarımsal özellikleri belirlenerek sadece kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukların üretimine izin verilir.” 7. Maddesi ise “yurt içinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verilir” demektedir. Kanunda “tescil” şöyle tanımlanmaktadır: “Tescil: Yurt içinde veya yurt dışında ıslah edilen veya bulunan ve geliştirilen bitki çeşitlerinin farklı, yeknesak ve durulmuş olduğunun ve/veya biyolojik ve teknolojik özellikleri ile hastalık ve zararlılara dayanıklılığının ve tarımsal değerlerinin tespit edilerek kütüğe kaydedilmesidir”. Durulmuşluk ise çeşidin, tekrarlanan üretimlerden sonra veya belirli çoğaltım dönemleri sonunda ilgili özellikleri değişmeksizin aynı kalmasıdır. Farklılık: Bir çeşidin, müracaatının yapıldığı tarihte herkesçe bilinen çeşitlerden, tescile esas özelliklerden, en az bir tanesi bakımından farklılık göstermesini tanımlamaktadır. Yerel çeşitler veya köy popülâsyonları ise mutlaka farklı, durulmuş veya yeknesak olmak zorunda değildir. Genetik açıdan varyasyon bulunmaktadır ve bu aslında iyidir. Örneğin Torbalı dağ köylerinde ilginç bir patlıcan çeşidi görüyoruz. Aynı tarlada üretilen patlıcanların hiç biri diğerine benzemiyor. Renkleri sarı, mor, beyaz, siyah olabiliyor. Bu farklılıklar bizim için çok iyi iken tohumu metalaştırmak isteyenler için tohum olarak satılmamaları için gerekçe olarak kullanılabilecektir. Her şeyi bu arada tohumu metalaştırmaya çalışan kapitalist sistem aslında üretici ve tüketicisiyle milyonlarca insanın çıkarlarına ters hareket edebilmektedir. Yerel tohumların bu özellikleri biyoçeşitlilik açısından zenginliklerini ortaya koymaktadır. Tohum Kanunu bu genetik kaynaklardan elde edilen tohumlukların çiftçiler arasında değişimine açık olmakla birlikte ticaretine yasak getirmektedir. Benzer özellikler bir çok diğer ülke yasasında da bulunmaktadır. Bu yasalarla ulusötesi tohum şirketleri hegemonyalarını pekiştirecek yeni bir güç kazanmış olmaktadırlar.

Kısacası köylünün, çiftçinin yerel tohumları satması yasaklanmıştır. Bu zulümdür.

Biyokorsanlığa engel olmak için kendi yerel tohumlarımızı patentleyelim önerisi yanlıştır. Patentlenen çeşitler sonunda büyük ulusötesi şirketlere satılabilir. Yerli şirketler elinde kalsa da durum değişmez. Amacımız tohumu meta haline getirmek olmamalı. Üstelik genetik olarak farklılık gösteren bir çok köy popülasyonun yasal olarak satışı bile yasaktır. Üreticiler gerekli izinleri almak için başvursalar bile- ki bu iş sıradan bir çiftçinin yapamayacağı kadar zordur- bu istek kabul edilmeyecektir. Adeta bu tohumlar eroin muamelesi görmektedir.

Büyük şirketlerin yerel tohumlarımızı çalması o kadar da zor değildir. Ürün satın alarak da tohumları elde edebilirler. Pazarları dolaşmaları bile yeterli olur. Üstelik Tarım Bakanlığımızın kurduğu tohum ve gen merkezlerinden de çeşitli yollarla tohum örneği almaları çok kolaydır. Materyal Transfer Anlaşması denilen bir süreçle örnekleri sağlayabilirler. Bu nedenle iyi yönetilmez ise bu merkezler biyokorsanlığı kolaylaştırıcı bile olabilmektedir. Bütün tohumlar bir yere toplanmış. Şirketler için bundan iyi şey var mı?

Bizim yapacağımız yerel tohumların kaybolmadan üretilmesi ve gelişmesini sağlamaktır. Yerel tohumlarımızın kaydının devletin yanında çeşitli düzeylerde ve özellikle çiftçi ve çevre örgütleri elinde tutulması son derece önemlidir. Bunların olabildiğince özellikleri kaydedilmeli, yapılabildiği ölçüde gen haritaları çıkarılmalıdır. Bunlarla yapılan yemekler kitaplara vb. geçirilmelidir. Yoksa bunların çalınması ve patentlenmesi işten bile değildir. Doğal olarak tohum yasasının ve UPOV anlaşmasının tekrar ele alınması gereklidir.

Kaynak: karasaban.net

10 Ağustos 2009 Pazartesi

MAHŞERİN DÖRT ATLISI: GIDA TEKELLERİ, TOHUM BANKALARI, PATENTLEME, GDO (MUSTAFA EBERLİKÖSE)

Bankalar; batışlarıyla, yaptığı yüksek kâr oranlarıyla, geri ödemesini yapamadığımız kredilerle gündelik hayatımızın bir parçası haline geldi. Katılım bankası, mevduat bankası, yatırım bankası gibi çeşit çeşit bankaya sahipken yeni bir banka türü daha icat edildi: Tohum Gen Bankası...

Peki nedirhum bankası ve neoliberal tarım politikalarında işlevi nedir?

1)Tohum bankası nedir?

Tohum bankaları son yıllarda dünya gündeminde önemli bir yer kaplıyor. Tarım, insan türünün devamlılığı açısından yaşamsal bir faaliyet. Tarımın olmazsa olmazı ise tohum. Tohum bankaları en kısa ifadeyle organik tohumların toplanarak uygun koşullarda depolandığı binalardır. Tohum bankaları, depolama işlevinin yanı sıra “bilimsel” araştırmaların da yapıldığı merkezler konumunda.

Tohum bankasını icat edenler, bankayı “dünyada gıda üretiminin ve çeşitliliğinin küresel ısınma, kuraklık, bilinçsiz üretim vb nedenlerle tehlikede olduğu tezi” doğrultusunda, tarımda üretimin sürerekliliğini sağlamanın ve çeşitli teknolojik müdahalerle (hibritleme, genetik müdahale vb) dışsal etkenlere dayanaklı yeni tohumları üretmenin aracı olarak tanımlıyorlar. Banka popülerleştirilmiş söyleme göre, “olası bir küresel felaket (nükleer savaş, doğal afetler vb. ) sonrası Nuh’un Gemisi olarak tanıtılıyor.

2) Tohum bankalarının faliyetleri hakkında ne biliyoruz?

Tohum bankası faaliyetleri hakkında, sahiplerinin verdikleri yüzeysel bilgiler dışında bilgi yok. Tohum bankalarının birçok faaliyeti “ticari sır” gerekçesiyle açıklanmıyor. Yani insan neslinin varlık yokluk sınırı ticari sırlar üzerine çiziliyor.

3) Neden “tohum deposu” değil de “tohum bankası”?

Büyüklerimizin dediği gibi herşeyin vitamini kabuğundadır. Tohum politiklarının özü de kabuğunda yani “tohum bankası” isminde saklı. Tohumlar bir depoda değil, bir bankada saklanıyor. Bir bankanın temel ereği her zaman için finansal kârdır. İnsan yaşamına dair tüm öğelerin hızla metalaşmasına paralel “canlılığın kaynağını içeren tohum” da metalaştırılıyor. Domates, salatalık, pirinç, bulgur ne varsa artık, insanlığa verilecek ya da verilmeyecek bir krediye dönüştürülüyor.

4)Tohum bankası : Tohum patentleme mi?

Tohum bankalarında bilimsel (genetik değişim, hibritleme) araştırmalar yapılarak yeni tip tohumlar elde ediliyor. Tohum bankalarında üretilen yeni tip tohumların mülkiyet hakları uluslararası tarım tekelleri tarafından patentleniyor. Patenteleme çalışmaları, tohum bankalarında yapılanlarla sınırlı değil. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki organik tohumlar, doğrudan satın alma veya üzerinde küçük genetik değişilikler yapma yoluyla hızla patentlenmekte. Tarım tekelleri sırf bu amaçla özel ekipler(1) oluşturuyor. Patent hakkı alınmış bir tohumun köylüler tarafından patent hakkı ödenmeden ekilmesi durumda ciddi tazminat davaları açılıyor ve ekilen ürünler sökülüyor. Monsanto firması yetkilileri, 1997 yılında Kanada‘da yaptığı incelemelerde çiftçi Percy Schmeiser´in 560 hektarlık tarlasında, genetik değişime uğramış ”Roundup” denilen kolza buldular. Monsanto, Schmeiser´in ürettiği kolza için patent hakkını satın almadığı, böylece patent yasasının çiğnenmiş olduğu gerekçesiyle Schmeiser´in hektar başına 15 dolar ödemesini talep etti. Ancak buna çiftçi Schmeiser’in itiraz etmesi üzerine dava açan Monsanto iki alt mahkemede de haklı görüldü. Schmeiser GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) tohumların polen yoluyla tarlasına taşındığını ve kendi tarlasının zarar gördüğünü belirtiyordu.

5) GDO kullanımı nedeniyle organik tohumlar yok olurken tohum bankaları işlevi ne olacak?

Bilindiği gibi tarım tekelleri tarafından üretilen GDO’lu tohumlar dünyada hızla yayılıyor. GDO’lu tohum çeşitlerinden olan “Terminatör Tohumlar” organik tarım alanları ile temas ettiklerinde (Gen kaçışı yoluyla) tam bir soykırım yaşanıyor. Organik tohumlar, tarım tekellerinin GDO’lu ürünleri nedeniyle ciddi risk altında. Organik tohumların GDO nedeniyle ortadan kaldırıldığı bir gelecekte, tohum bankaları hayati bir öneme sahip olacak. GDO’lu tohumların egemen olduğu bir dünyada tohum bankaları aracılığıyla organik tohumları elinde tutan tekeller, tarımda mutlak bir egemenlik sağlayabilirler. Henry Kissinger’ın 1970’lerde ifade ettiği gibi: ‘Petrolü kontrol ederseniz ulusları kontrol edersiniz; ama yiyeceği kontrol ederseniz, insanlığı kontrol edersiniz.”

6) GDO’yı üretenler ile tohum bankalarını kuran ve destekleyenler kimler?

Tohum bankaları arasında en dikkate değer olanı Norveç’in Svalbard kasabasında 2008 yılında kurulan Kıyamet Tohum Bankası. Dünyanın en büyük tohum bankası olan Kıyamet Günü Kasası, Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü (GCDT) tarafından yönetiliyor. Bankanın, isminden de belli olduğu gibi olası bir “kıyamet” senaryosu üzerinden, tarımın sürekliliğini ve biyoçeşitliliği korumak üzere kurulduğu açıklandı. Peki kim “Nuh’un gemisinin” kaptanları: Bill&Melinda Gates Vakfı, Rockefeller Vakfı, ABD’li tarım tekelleri DuPont/Pioneer Hi-Bred, Monsanto, son olarak İsveç kökenli tarım şirketi Syngenta. Bu kuruluşlar arasından ikisinin faaliyetlerine mercek tutmak yeterli olacaktır.

Rockefeller Vakfı: Dünyayı “Yeşil Devrim” kavramıyla tanıştıran aile şirketinin vakfıdır. Rockefeller ailesi yürütülen tohum bankası çalışmalarının en önemli parçası durumunda. Rockefeller ailesi 1900’lü yılların başından beri genetik saflaştırma (öjenik) çalışmalarına astronomik yatırımlar yapıyor. Öjenik(2) çalışmalarının en ünlü uyguluyucuları bizzat Adolf Hitler ve Benito Mussolini’dir. Rockefeller ailesinin Hitler’in çalışmalarına kayda değer finansal destekte bulunduğu biliniyor. Rockefeller Vakfı bünyesinde nüfus planlama çalışmalarına dair faaliyet yürüten yan kuruluşlar da (Uluslararası Tarım Araştırmaları Küresel Danışma Grubu CGIAR) mevcut. Ayrıca ailenin Birleşmiş Milletler, Dünya Gıda Örgütü, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlarda önemli lobi faaliyetleri yürütttüğü bilinmektedir.(3) Bitkisel ürünleri arîleştirme çalışmaları GDO’lu tohum üretimi şeklinde gerçekleşiyor. Yani Rockfeller ailesinin bir eli GDO üretiminde bir eli tohum bankası çalışmalarında.

DuPont/Pioneer Hi-Bred: ABD menşeili tarım ve kimya firmasıdır. Kurucusu Henry Wallace,(4) 1942 yılında hayvancılıkta hibrit çalışmalarını ilk gerçekleştiren kişidir. Kıyamet Tohum Bankası’nın en önemli ortaklarından biri olmakla birlikte, dünyanın en büyük patentli GDO’lu tohum ve tarım kimyasalları devidir. Türkiye temsilciliği olan Pioneer tohumculuk şirketi 1998 yılında ISO 9001 Kalite Belgesi’ne “layık” görülmüştür. Yani DuPont/Pioneer Hi-Bred şirketi hem dünyada bir GDO devi hem de tohum bankasının en önemli ortaklarındandır.

7) Türkiye ve Tohum Gen Bankası

Türkiye Tohum Gen Bankası’nın kurulma kararı, 2008 Şubat ayında Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'da gerçekleştirilen D-8 (5) Tarım Bakanları Konferansı'nda alındı. Aynı konferansta tohum bankası çalışmalarını Türkiye ve İran’ın ortak yürütmesi karara bağlandı. Ankara’da temel atma töreni Tarım ve Köyişleri (5) Bakanı Mehdi Eker tarafından 30 Temmuz’da yapılan banka, sessiz sedesız bir şekilde hayata geçmiş oldu. Tohum gen bankasının kuruluş amacı Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker tarafından “Yurtiçi ve yurt dışından topladığımız tohumları burada hem genetik olarak muhafaza etmiş olacağız insanlık adına, hem de bilim insanlarının yapacakları çeşitli çalışmalarda bu materyal olarak kullanılabilecektir” şeklinde açıklandı.

Tohum bankasının işletme hakkı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’ne (TAGEM) verilmiş durumda. Tohum bankasının nasıl işletileceği, 350 milyon dolar tutarındaki kaynağının nereden bulunacağı ve katılımcı ülkelerin tohum bankasında pozisyonlarına dair 21-24 Temmuz tarihlerinde İzmir’de bir toplantı gerçekleştirildi. Türkiye özel sektörünü İzmir toplantısında Türkiye Tohumcular Birliği (TÜRKTOB) tesmil etti. TÜRKTOB Başkanı Hakkı Şafak Ses projeye mali destek verecek olan kurumları Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Gıda Örgütü (FAO) ve Avrupa Birliği (AB) olarak açıkladı.

Türkiye’de kurulacak tohum gen bankasına dair Türkiye Tohum Endüstrisi Derneği (TÜRKTED) Yönetim Kurulu Başkanı Ali Özbuğday’ın yapmış olduğu açıklamalar da hayli dikkat çekici;”Türkiye D-8 ülkeleri arasında kendine özgü bitki türleri en fazla olan ülkedir. Bu nedenle tohum bankasının burada kurulması, ıslahçı kuruluşların ileride bu genleri araştırma geliştirme çalışmalarında kullanması ve diğer ülke kaynaklarının da korunması ve geliştirilmesi son derece önemli.” Özbuğday konuşmasının devamında Türkiye’nin bir an önce Norveç’te kurulu olan tohum gen bankasına üye olması gerektiğini belirtiyor. Ali Özbuğday Türkiye’de biyoteknoloji konusunda 2 milyon avroluk yatırımla Yerel Genetik Araştırma Merkezi merkezini kurmuş olan bir isim. Özbuğday’ın yapmış olduğu çalışmalara Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, TÜBİTAK ve AB’nin kayda değer mali yardımlarda bulunduğu kendisi tarafından açıklandı.(6) TÜRKTED yönetim kurulunda bulunan diğer isimler de dikkat çekici. Monsanto temsilcisi Muhasip Üye İ.Hamit ESİN, SYNGENTA temsilcisi Üye Argun Şahin. Her iki şirket de Norveç’teki “Kıyamet Günü Kasası” projesinin ana sahipleri.

Türkiye’de kurulacak olan Tohum Gen Bankası daha şimdiden tarım tekellerinin ağzının suyunu akıtmış durumda. TÜRKTOB ve TÜRKTED gibi tarım tekeli birlikleri projeyi ayakta alkışlıyorlar.

Bu bilgiler dışında kamuoyuna tohum gen bankasının nasıl yönetileceğine, bankanın tarım şirketleri ve tarım emekçileriyle nasıl bir ilişki içerisinde olacağına dair hiçbir bilgi verilmiş değil. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tohum Gen Bankası ile ilgili popülist söylemlerin dışında ayrıntılı bir bilgilendirme yapma zorunluluğundadır!

8) Biyogüvenlik yasası ve tohum bankası

Türkiye’de henüz bir biyogüvenlik yasası yok. Hazırlanan biyogüvenlik yasası taslakları ise GDO'lu ürünlerin ülkeye girişine resmi olarak kapıları açar nitelikte. Zaman gazetesinin itiraf niteliğindeki bir haberine göre (7), biyogüvenlik yasası hazırlanırken; Pioneer, Monsanto, Cargill gibi uluslararası tarım/GDO tröstlerinden hem görüş alındı, hem de bu kuruluşlar komisyonda temsil edildi.

Taslakların hazırlandığı bilgisi Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek tarafından “GDO bebek ürünlerinde kullanılmayacak” şeklinde “teselli edici” bir üslupla kamuoyuyla paylaşıldı. Yani GDO’lu ürünlerin bebekler için tehlikeli olduğu kabul edildi. Bebekler için tehlikeli olan bir besinin yetişkinler için neden tehlike ifade etmediğine dair bir açıklama yapılmadı. Ayrıca biyogüvenlik yasa taslağı hakkında bilgilere göre GDO’lu mamalar yasak, ancak yenilebilir aşıların (aşı içeriğine sahip haplar), vitaminlerin bebekler için özel geliştirilmiş olanlarının kullanımı konusunda bir sınırlama yok.

Kısaca biyogüvenlik yasa taslağı varolan haliyle GDO’lu ürünlerin üretimini ve ithalatını engeller nitelikte değil. Bu çerçevede bir yasa taslağı hazırlayan zihniyetin, tohum bankalarını GDO’lu ürünlerin geliştirmesi noktasında kullanmayacağına nasıl bir garanti verilebilir?

9) Tarım Havzaları Üretim ve Destekleme Modeli ve tohum bankası

Tohum gen bankasının kurulma süreci ile tarım alanında üretici ile devlet arasındaki ilişkiyi tamamen değiştireceği ilan edilen “Tarım Havzaları Üretim ve Destekleme Modelinin” açıklanması aynı sürece denk geldi. Tarım Havzaları Üretim modeliyle GDO teknolojisinin yoğun olarak kullanıldığı mısır, aspir, konola, soya ve ayçiçeği üretimine “tam destek” verileceği açıklandı. Örneğin Türkiye’de üretimi yıllık 2 bin 280 ton olan aspirin, modelle birlikte 50 bin tona çıkarılması planıyor. Bu paralellik GDO’lu ürünlerin piyasaya girişinin ve üretiminin yasal düzenlenmelerle hazırlanması çalışmalarının hızlanmasıyla birlikte, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın organik tohumları bankada toplama derdine düştüğüne dair şüpheler oluşturuyor. Bakanlık kıyamet öncesi son hazırlıklarımı yapıyor?

Ayrıca belirtmek gerekir ki, model ile tam destek verilen tarımsal ürünler (mısır, aspir, konola, soya ve ayçiçeği) dünyada sıklıkla biyoyakıt üreiminde kullanılmakta. Bu besinlerin biyoyakıt üretiminde kullanılmasının dünyada başgösteren gıda krizinin temel tetikleyicisi olduğu söylenmekte.

10) İtalya G8 zirvesi ve tohum bankası

Bu yıl İtalya’da 8 Temmuz'da gerçekleştirilen G-8 zirvesinin temel başlıklarından biri de “Gıda Güvenliği”idi. İtalya’da gıda sorunun başlı başına bir sorun olduğunu ve bu sorunun artık “gıda yardımı” programları aşılmayacağına kanaat getirildi. Bu çerçevede gelişmekte olan ülkelere tarımsal kalkınma için 15 milyar dolarlık katkıda bulunma kararı alındı. Bu karar, doğrudan yatırımın önünü açan ve bunu teşvik eden bir çerçeve içerisinde kabul gördü.(8)

Gıda yatırımlarının önünün açılması için G-8 ülkeleri, gelişmekte olan ülkelerle işbirliğini sıkılaştırılarak korsan üretime karşı mücadeleye hız vermek niyetini de açıkladı. Bu zirvede fikri mülkiyetin korunması, gelişmenin temel taşlarından biri olarak açıklandı. Fikri mülkiyet olarak açıklanan ifade, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) kurucu anlaşmasının ekinde bulunan ve 134 ülkenin katılımıyla (Türkiye’de imzacılarındandır) imzalanan Ticari Zihinsel Mülkiyet Hakları Anlaşması’nın (TRİP) güçlendirilmesine bir gönderme olarak okunuyor. Bu anlaşma tarım tekellerinin patentleme çalışmalarının önünü tamamen açması nedeniyle ciddi eleştirilere maruz kalmıştı.

İtalya G8 zirvesi, yeni sömürge ülkelerle kurulacak tarımsal ilişkilere dair ciddi bir değişimi ifade etmekte. Doğrudan yatırımın artırılması ve telif haklarının (patentleme) korunmasına yönelik göndermeler gıda alanında yeni bir emparyalist aşamaya girildiğine dair önemli ipuçları veriyor.

Bütün bu çerçeve içersinde;

•“Dünya tarımında 1900’lü yılların başından beri tarım ve kimyasal tekelleri tarafından dillendirilen “Yeşil Devrim” yönelimin yeni bir aşamasına girildiğine,

•Gıda yardımı gibi dolaylı emperyal sömürünün yerini doğrudan “yatırıma” bırakarak tarım tekellerinin nüfus alanlarının arttırılacağına; yeni sömürge ülkelerinin tohum potansiyelinin hızlı bir patentleme saldırısıyla karşı karşıya kalacağına ve bu noktada tohum banklarının özel bir yer teşkil edeceğine,

•Tarım ürünleri içerisinde mısır, aspir, konola, soya ve ayçiçeği gibi biyoyakıt üretiminde kullanılılan tarım ürünlerinin özellikle yeni sömürgelerde teşvik edilmesiyle yeni gıda krizlerinin kapıda olduğuna ve bu ülkelerin her zamankinden daha fazla GDO tehlikesiyle karşı karşıya kalınabileceğine” dair öngörülerde bulunulabilir.

Mustafa Eberliköse
Kaynak: sendika.org 10 Ağustos 2009

Dipnotlar

(1) Dünya Ticaret Örgütü'nün kuruluş sürecinde (DTÖ) Uruguay'da yapılan toplantıda imzalanan Ticari Zihinsel Mülkiyet Hakları Anlaşması (TRİPS) genetiği değiştirilmiş ürünlerin patent hakkının satın alınabilmesinin yolunu açmıştır. Uluslararası tekellerinin basıncıyla ortaya çıkan anlaşma sonrası tarım şirketleri yerli halkların yetiştirmiş olduğu bitkilerin patent hakkını satın almaktadır. Örneğin 1997`de Teksas`da yerleşik, "Rice Tec" isimli ABD`li bir firma Hindistan`ın geleneksel "Basmati" pirincini çok az değiştirerek patent altına aldı.Basmati pirinçi Hindistan’ın en önemli tarım ürünlerindendir.
TRİPS 26.01.1995 tarih ve 4067 sayılı Kanunla onaylanarak 31.12.94 tarihinden itibaren Türkiye’de yürürlüğe girmiştir.

(2) Öjenik modern anlamıyla ilk olarak Sir Francis Galton tarafından ortaya atılmış, sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı bir toplumsal akım veya toplumsal felsefedir

(3)Uluslararası Tarım Araştırmaları Küresel Danışma Grubu’nun (CGIAR) İtalya’nın Bellagio kentindeki konferansının katılımcıları; Rockefeller Vakfı’ndan George Harrar, Ford Vakfı’ndan Forrest Hill, Dünya Bankası’ndan Robert McNamara ve 1972 yılında Stockholm’de yapılan BM Yeryüzü Zirvesi’ni Rockefeller Vakfı Mütevelli heyeti üyesi olarak örgütleyen, Rockefeller ailesinin uluslararası çevre örgütçüsü Maurice Strong’du. (Ölüm Tohumları-F.William ENGDAHL)

(4)Wallace'nin biyografisini yazan D.McDonald'a göre Henry Wallace tam anlamıyla Amerika'nın yeni dünya düzenini inşa etmesi için tanrı tarafından seçildiğine ve kendisinin de mesih olduğuna inanıyordu.

(5) Yakın zamanda başlatılan çalışmalar çerçevesinde Tarım ve Köyişleri Bankanlığı’nın isminin Tarım ve Gıda Bakanlığı olarak değiştirilmesi gündemde

(6)Özbuğday'ın açıklamaları

(7) Zaman gazetesi haber

(8) Ne tasadüftir ki Başbakan Erdoğan “Gıda Güvenliği” başlıklı konferansa konuşmacı olarak çağrılan isimlerden biriydi

21 Temmuz 2009 Salı

ÇİFTÇİ GDO’YA DİRENECEK

Denizli çiftçisi ülkemizde genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) ekim ve dikimine izin veren kanun tasarısına direnme kararı aldı. Çiftçiler, Başbakanlık’ta imzaya açılan Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı’nın yasalaşmaması için imza kampanyası başlatacak.

Denizli Ziraat Odası’nın koordinatörlüğünde düzenlenen Denizli Ziraat Odaları Aylık İl Koordinasyon Kurulu Toplantısı, Güney Ziraat Odası’nın ev sahipliğinde yapıldı.

Güney Belediyesi Eğitim Salonu’nda yapılan toplantıya; Denizli Ziraat Odası Başkanı Hamdi Gemici, Ziraat Mühendisleri Odası Denizli Şube Başkanı İbrahim Gür, Güney Belediye Başkanı Halit Gürbüz ve ilçe ziraat odaları başkanları katıldı.

Bozcaoğlu: “İşimiz zor’

Toplantının açılış konuşmasını yapan Güney Ziraat Odası Başkanı Nafiz Bozcaoğlu, bu yıl üzüm fiyatlarının girdi maliyetlerinin altında olacağını belirterek, “Tüm ülke genelinde olduğu gibi bizim de belimizi her geçen gün artan girdi maliyetleri büküyor. Yaptığımız araştırmaya göre bu yıl da üzüm fiyatları girdi maliyetlerinin altında olacak. Sattığımız üzüm maliyetini karşılamazsa işimiz gerçekten zor” dedi.

Gemici: “Gen bankası kurulmalı”

Başbakanlık’ta imzaya açılan, genetiği değiştirilmiş organizmaların ekim ve dikimine izin veren kanun tasarısı konusunda endişelerini dile getiren Denizli Ziraat Odası Başkanı Hamdi Gemici, “GDO tasarısı yasalaşırsa, yerel çeşitlerimiz yok olacak. Topraklarımız bir bir elden çıkacak. GDO’nun yasalaşmaması için çiftçiler olarak her türlü girişimi yapacağız. Öncelikle imza kampanyası başlatacağız. Basın açıklamalarıyla GDO hakkında halkımızı aydınlatacağız. Bizce çözüm GDO değil. Öncelikle yapılması gereken yerel çeşitlerimizin korunması amacıyla bir gen bankası kurulmasıdır. Gen kaynaklarımızın envanteri çıkarılmalı” dedi.

“ÖNCE ALT YAPI”

Konuşmasında Tarım Bakanlığı’nın üç yıldır üzerinde çalıştığı Havza Bağlı Destek Modeline de değinen Gemici, “Tarım Bakanlığı’nın üzerinde çalıştığı Havza Bağlı Destek Modeli ile Türkiye 30, Denizli ise iki havzaya bölünüyor. Ancak Havza Bağlı Destek Modeli’nden önce ülkemizde yapılması gereken bir takım çalışmalar var. Öncelikle sulama yatırımları, toplulaştırma çalışmaları bir an önce tamamlanmalı ve veri tabanı oluşturulmalı” diye konuştu.

Gür: “GDO’ya direneceğiz”

Genetiği değiştirilmiş organizmaların ekim ve dikime izin veren kanun tasarısını eleştiren Denizli Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı İbrahim Gür, GDO’nun yasalaşması halinde Türk tarımının yok olacağını belirterek, “Sorunun bir diğer önemli boyutu, biyoçeşitliliğimizin ve çevresel değerlerimizin tahribidir. GDO’lu ürünlerden olacak gen kaçışları, hem kültür bitkilerini hem de bunların yabani akrabalarını kontamine edecek; bu tabloya eklenebilecek yatay gen kaçışları ile doğada geri dönüşümü olanaksız bir süreç başlamış olacaktır. Tüketici ve halk sağlığı açısından da tablo vahimdir. GDO’lu ürünlerden işlenmiş gıda ürünlerinin sofralarımıza ulaşması, halkımızı daha da ağırlaşan alerjik reaksiyon, antibiyotik dayanıklılık, toksik etki, artan doğum anomalileri ve kısırlık gibi sağlık sorunları ile karşı karşıya bırakacaktır” dedi. GDO’lu ürün ekiminin AB’de ve Almanya Yunanistan, Fransa gibi ülkelerde yasaklandığını ya da sınırlı olduğunu belirten Gür, “Avrupa Birliği’nde, içeriğinde yüzde 0.9’dan fazla GDO’lu hammadde bulunan ürünlerin ancak etiketlenerek satışına izin verilmekte iken, halk sağlığı yanında, Türkiye’nin kendine özgü kültür ve inanç yapısına saygı gösterilme gereği duyulmadan, GDO’lu gıdaların serbestçe satışı gerçekleştirilmektedir. Şimdi soruyoruz; bu Tasarı Taslağı kime hizmet etmektedir? Halkın GDO‘lu ürünlere hiçbir talebi yokken, halkın örgütlerinden gizlenerek, hangi amaç ve nedenlerle bu düzenleme gündeme getirilmektedir” dedi.Gür, “Sonuç olarak, ülkenin onurlu ve namuslu çiftçileri, tüketicileri, ekoloji örgütleri, ziraat, çevre, gıda mühendisleri, birlikleri, kooperatifleri, siyasi partileri, demokratik kitle örgütlerinin bu barbarlık yasasına karşı direnmeleri en temel haklarıdır. Ülkemizi açlık ile terbiye etmeye girişenlere karşı, bu yasanın meclis gündemine gelmeden geri çekilmesini talep ediyoruz. Bu ülkenin genetik varlıklarını, biyolojik çeşitliliğini, tohumlarını korumak, toplumsal barışın, adaletin olmazsa olmaz ön koşullarıdır. Bu doğrultuda, hemen hiç vakit kaybetmeden, toplum olarak vekil ettiklerimize bir kez daha sesleniyoruz, şirketlerin geleceğini değil, doğa ve toplum için biyolojik geleceğimizi koruyun. Bir an önce biyogüvenlik altyapısını oluşturun, bu konuda bütçeden bir pay ayırarak ülkemizde genetik kirlenmenin önünü alın. Çiftçilerin daha nitelikli ve sağlıklı üretim yapmasına yönelik örgütlenmeleri geliştirin. Tüketici ve ekoloji örgütleriyle, doğru ve açık bir bilgi paylaşım sürecini başlatın. Toplumun onayını almadan, apar topar hazırladığınız bu yasaya, bu ülkenin gerçek sahipleri olan bizler direneceğiz” dedi.

Kaynak: DENİZLİ HABER 20.07.2009
http://www.denizlihaber.com/?page=haberdetay&haberid=5396&kategoriid=3

19 Temmuz 2009 Pazar

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLEN TOHUMLAR BİYOLOJİK SİLAHTIR


Prof. Dr. İbrahim A. Saraçoğlu hazırlanan Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı konusunda uyarıyor: Genetik mühendisliğinin sonucu olarak geliştirilen “genetiği değiştirilmiş organizmalar” kısaca GDO olarak anılıyor.

Genetiği değiştirilen tohumlarla bugün mısır, soya, domates, salatalık gibi pek çok besin elde ediliyor. Transgenik olarak da adlandırılan bu tohumlar Brezilya, Kanada, Arjantin ve ABD’de ekiliyor. Ancak GDO’lar bilim dünyasında çokça tartışılıyor. GDO’ya karşı çıkan hatta kurdukları platformla “GDO’ya Hayır” diyenler, genetiği değiştirilen tohumları “Frankeştayn tohumlar” olarak adlandırıyor.

Genetiği değiştirilmiş tohumlar, son günlerde daha sık tartışılıyor. Bunun nedeni de genetiği değiştirilmiş tohumların ülkeye girmesine zemin hazırlayacağı düşünülen Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı’nın önümüzdeki dönemde TBMM’de görüşülecek olması. GDO’ya Hayır Platformu bu yasayla genleri değiştirilmiş tohumların ülkemize girmesi halinde bizleri karanlık bir geleceğin beklediğini savunuyor.

GDO’ların ne olduğunu ve bunlara neden karşı çıkıldığını, bitkilerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştırmasıyla tanınan Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu ile konuştuk.

Genetiği değiştirilen organizma ve tohumlar nedir?

Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara “genetiği değiştirilmiş organizma” (GDO) adı veriliyor.

Genleri değiştirilen tohumlar kaç yıldır kullanılıyor?

Türkiye GDO’lu tohumları yeni tartışmaya başladı. Halbuki GDO’ların tarihçesi 20-25 yıl öncesine dayanıyor. Belirli ülkelerde özellikle Amerika, Kanada, Brezilya bu konuda hem tarım yapıyor hem de tarım alanlarının bir kısmını çok sıkı denetim altında tutuyor. Bu ülkelerin başlangıçtaki söylemleri “Biz açlıkla savaşıyoruz” şeklindeydi. Bu tohumları insanlığın geleceğini bekleyen açlığa karşı yüksek verimli ve çevre şartlarından en az olumsuz etkilenen tohumlar olarak savundular. Ancak bunlar pahalı tohumlar. Bir kilo domates ya da salatalık tohumu bir kilo altından daha pahalı. Dolayısıyla açlıkla savaşıyoruz söylemi çok yanlış.

Bu tohumların hayvan yemi olarak kullanıldığı söyleniyor...

Evet şu söyleniyor, “Biz genetiği değiştirilmiş mısırları hayvanlara da veriyoruz. İnsanlar da tüketti ne oldu?” deniyordu. Halbuki bu konuda klinik deneylerin yapılması lazım. O zaman biz bunun olumlu ya da olumsuz olduğunu ortaya koyabiliriz. Viyana Üniversitesi, bu konuda bir klinik deney yaptı. Biliyorsunuz fareler çok hızlı ürerler. Genetiği değiştirilmiş mısırla beslenen farelerde dördüncü nesilden sonra bağışıklık sistemleri ve üreme genleri bozuldu. Bu farelerde sperm sayısı düşüklüğü gözleniyor ve daha ufak tefek, çelimsiz maraz hayvanlar oluyorlar.

Genetiğiyle oynanan tohumların olası tehlikeleri neler?

Bu tohumlar çok yeni ve bu kadar hızlı piyasaya girmemesi lazım. Bilim adamlarının büyük şüpheleri var. Bununla beslenen büyükbaş hayvanlar da olumsuz etkilenecekler. Onun sütüyle, etiyle veya yumurtasıyla beslenen insan ne olacak? Bunlar araştırılmış şeyler değil. Bunlar uzun vadeli araştırmalar istiyor.

Başka bir boyutu da şu; bu transgen tohumlar bizi dışa bağımlı kılıyor. Ticari boyutuna baktığınız zaman siz bunu devamlı yurtdışından almak zorundasınız. Bu dışa bağımlılıktır. Henry Kissinger’in bir lafı vardır; “Petrolü kontrol ederseniz ülkeleri yönetirsiniz, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz” der. İşte bugün o duruma gelinmiştir. Diğer bir boyutu, genleriyle oynanmış transgen bir tohumu veya gen ilave edilen bir tohumu toprağa ektiğiniz zaman topraktaki mikroorganizmaları, bakteri popülasyonunu bozuyor.

Yani ekolojik dengeyi de bozuyor.

Kesinlikle. Bunu bir örnekle açıklayayım. BT mısır diyoruz. Bu BT bir bakterinin ismidir. Bu bakteri bir toksin salgılar. Bu salgılattığı toksin, toprakta ağaç köklerine yakın yerlerde bulunur. Bu toksinler mısır püskülünden içeri giren parazit için gerekli bir zehirdir. Dolayısıyla şimdi BT bakterisinin ürettiği bu toksinin geni alınıyor, mısırın genine yerleştiriliyor. Peki ne oluyor toprağa ektiğimiz bu mısır? BT bakterisinden transfer edilen bu toksin geni mısırın gövdesinde, yapraklarında püskülünde ve tohumlarında her yerinde oluyor. Bunu parazit ısırdığı zaman anında ölüyor. Burada doğanın, ekolojik dengenin bir parçası olan bu paraziti ekolojik dengenin dışına çıkarmış oluyorsunuz. Dolayısıyla dengeyi bozmuş oluyorsunuz. Bu anlamda tohum bir biyolojik silah mıdır? Evet, tohum bir biyolojik silahtır.

Biyolojik silah olarak kullanılabilir mi?

Transgenik tohumlar mikrobiyolojik flOrayı bozmakta ve bazı parazitleri de tamamen ortadan kaldırmaktadır. O nedenle biyolojik silah olduğunu söylüyorum. Neticede dengeyi bozuyorsunuz. Madem ki bir paraziti öldürebiliyorsunuz, bunu insana karşı da diğer hayvanlara karşı da yapabilirsiniz.

Doğaya zararlarının yanı sıra insan sağlığı üzerine zararları biliniyor mu?

Bu tohumlar çiçek açtığı zaman polenleri de aynı geni taşıdığı için çevredeki bitkiler üzerinde tür değişimlerine neden oluyor. İnsanlarda da alerjiye olan yatkınlığı artırıyor. Viyana Üniversitesi’nin araştırmasının sonuçları gerçekten ürkütücü.

“İthal gıdalarda katkı maddesi olarak Türkiye’ye gelmiş olabilir”

Türkiye’de de GDO’lar var mı sizce?

Türkiye’de olmadığı söyleniyor. Ama yurtdışından gelen bazı gıda maddelerinde katkı maddesi olarak bulunabilir. İthal edilen transgenik tohumların mutlak suretle laboratuvarda kontrol edilerek ithal izninin verilmesi lazım.

Kendi tohumlarımızı çok iyi korumamız lazım. Bugün Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesi’nin güneyi buğday, mercimek ve nohutta bir gen bankasıdır. Buğdayın, elmanın birçok türü var. Bu türler Türkiye’de gen bankasında koruma altına alınmış.

GDO’ların kısır tohumlar olduğu söyleniyor. Kısır tohum ne anlama geliyor?

Bu tohumlar aynı zamanda “irreversible” yani geri dönüşü yok. En acı olan tarafı da bu. GDO’lu tohumu toprağa ektiğiniz zaman mısırı alıyorsunuz ama koçanının üzerindeki mısırı tekrar toprağa ektiğinizde ürün alamıyorsunuz. Tekrar tohumu yurtdışından almanız gerek. Kısır tohum budur.

Hem toprağı hem çevreyi hem de o çevrede yaşayan ve bunu tüketen tüm canlıları olumsuz etkiliyorsunuz. Sonra normal tohum da ekseniz sonuç alamıyorsunuz. Tohumu sürekli almalısınız, dışa bağımlısınız.

Frankeştayn ürünler doğabilir

Kaç çeşit gıda var genetiğiyle oynanan?

O kadar çok var ki. Özellikle mısır, soya, domates, brokoli.

Frankeştayn ürünler ortaya çıkacak deniyor.

Bunlar tabii ki artık ütopya ya da hayal değil. İstenilirse yapılabilir. Normal bir aşılama yöntemi vardır, kalem aşısı dediğimiz. Bir kayısı ağacının yarısını erik yaparsınız diğer yarısını şeftali yapabilirsiniz. Ama burada dikkat ederseniz bir bakteriyle bir bakliyatın çiftleşmesini, döllenmesini sağlıyorsunuz ki bu doğanın yapısında olmayan bir şey.

Gen teknolojisinin daha çok önemli hipotezlere, yasal zemine ihtiyacı var. İnsan sağlığını doğrudan etkileyecek çalışmaları çok erken buluyorum. En az 150-200 yıl var. Bunlar bırakın sağlık açısından güvenilirliği, henüz biyolojik yapıları da kanıtlanmamış ürünler. Bunların araştırılması ve laboratuvar dışına çıkarılmaması gerekiyor.

Kaynak: Milliyet Pazar 19.7.2009

http://www.milliyet.com.tr/Pazar/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=26&ArticleID=1119024&Date=19.07.2009&b=%E2%80%9CGenetigi%20degistirilen%20tohumlar%20biyolojik%20silahtir%E2%80%9D

KARAOT KÖYÜ TOHUM DERNEĞİ: BU ÇIKAR ÇEVRELERİNE KARŞI TOPYEKÜN ÖRGÜTLENME KAÇINILMAZ

"Bütün toplum katmanlarının GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) konusundaki gelişmeleri yakından takip etmeli"

Karaot Köyü Tohum Derneği 11.07.2009 Cumartesi günü Turgutlu Toplumsal Dayanışma ve Kültür Merkezi Derneğini ve gazetemizi ziyaret etti. Dernek ziyaretinde Toplumsal Dayanışma Merkezinin bugüne kadar yürüttüğü çalışmaları ve daha sonra yapacağı işler hakkında bilgi aldı.

Baz istasyonlarının şehir dışına taşınması, kemikunu fabrikasının yerleşim yerlerine yakın yerlerden uzaklaştırılması, Gediz Nehri’nin şehir ve sanayi atıklarıyla kirletilmesine ve Çaldağı nikel madenine karşı yürütülen mücadeleleri desteklediklerini belirten ve Karaot Tohum Derneği adına konuşan dernek sekreteri Feray Karapınar günümüzde yaşanan olumsuzlukların ana kaynağının değişen dünya düzeni ve kar hırsıyla hareket eden küresel kapitalist sermaye olduğunu dile getirdi. Her türlü haksız uygulamanın başka bir haksızlığa yol açacak bir plan için olduğunu ifade eden Karapınar artık günümüzde bu çıkar çevrelerine karşı topyekun örgütlenmenin kaçınılmaz olduğunu vurguladı .

“Çiftçilerden herhangi bir ücret talebi yok.”

Dernek yönetim kurulu üyesi Mustafa Soytürk’de artık günümüzde çıkan bir çok ulusal ve uluslararası kanunun küçük çiftçiyi daha da zor şartlarda yaşamaya iten ucuz iş gücü yaratmak adına onaylandığını söyledi. Soytürk derneklerinin yaptığı çalışmaları da kısaca şöyle özetledi; derneğimiz günümüz koşullarında kaybolmaya yüz tutan yenilebilir tüm çeşitleri (bunlara hayvan gıdaları da dahil) araştırarak tespit ediyor. Sonrasında bu bitki ve tohum türlerini, bulunduğu köy koşullarından fazla uzaklaştırmadan orada çoğaltıyor. Bunu yaparken tohumun kimden bulunduğu, nasıl muhafaza edildiği, verimi vb.. birçok konuyu da not ediyor. Daha sonra yetiştirilen tohumluklar eksikliği tespit edilen değişik çiftçilere ulaştırılıyor.

Çiftçilerden herhangi bir ücret talebi yok. Fakat verilen tohumluklarından yetiştirilen ürünlerden derneğe tohum ayrılması sağlanıyor. Böylece hem yetiştirici, sağlıklı geleneksel ürün tüketip bir dahaki yıla tohum alıyor. Hem de dernek daha çok tohumluk üretmiş oluyor.

Mustafa Soytürk yaptıkları çalışmada yirmi otuz hatta elli yıldır ekilip dikilen türlerin kullanıldığını da ifade etti. Turgutlu’lu çiftçilere de çağrıda bulunuyoruz. Ellerinde dedelerimizden kalan geleneksel tohumlar bulunanlar, bizimle irtibata geçsinler karşılıklı tohum takasında bulunalım.

“Genetiği Değiştirilmiş Tohumlara mecbur kalacağız”

Dernek Saymanı Yaşar Özcan da derneğin amaçlarını sıralarken iki yıl önce kabul edilen ve 2011 yılında yürürlüğe girecek olan yeni tohum kanunun çiftçinin artık birbiri arasındaki tohum alışverişini suç saydığını bu alışverişin yapılamaması halinde yüzlerce yerel türün yok olacağını sonuçta da çiftçinin ve üreticinin sürekli almak zorunda olacağı kısırlaştırılmış tek yıllık hibrit ve Genetiği Değiştirilmiş Tohumlara mecbur kalacağını söyledi. Bütün toplum katmanlarının GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) konusundaki gelişmeleri yakından takip etmesi ve toplumun bu konuda son derece bilinçlenip uyanık olmasını gerektiğini belirtti. Yaşar Özcan bununda ileriki yıllarda yaşanacak kıtlık susuzluk ve savaş gibi hallerde ülkelerin gücünü azaltacağı ve yaşanan gıda karmaşası içinde toplu ölümlerin yaşanacağını belirtti. Bu çerçevede bir çalışmalarının olduğunu anlatan Özcan işlerinin çok zor olduğunu bildiklerini fakat gıda ve bununla ilgili konuların toplumun tamamını ilgilendirdiği için gerekli toplumsal desteği yakın zamanlarda göreceklerini anlattı. Her iki dernek üyeleri da bundan sonra yapılacak her türlü faaliyette mümkün olduğunca ortak hareket edilmesi gerektiğini, bu küresel saldırılar püskürtmenin ancak iyi örgütlenmelerle mümkün olacağını dile getirdiler.

Turgutlu Dayanışma Merkezi’ne yürüttüğü tüm çalışmalar için ve özellikle Çaldağı’ndaki nikel madenine karşı olan haklı mücadelelerinde başarılar dilediler. Gazetemizi de çevre konularındaki duyarlı yayınlarından dolayı tebriklerini sundular.

TURGUTLU YANKI GAZETESİ 15 Temmuz 2009

18 Temmuz 2009 Cumartesi

ÇOCUKLARIMIZA SAĞLIKLI BİR GELECEK İÇİN GDO'LU ÜRÜNLERE HAYIR (GDOHP 16.7.2009 BASIN AÇIKLAMASI)

Ülkemizde genetiği değiştirilmiş bitkilerin ekimine izin verileceğini hükümet sözcüsü sayın Cemil Çiçek’in 1 Haziran 2009 tarihli basın açıklamasından öğrendik. Sayın bakan bu açıklamada genetiği değiştirilmiş organizmaların ithal yoldan zaten ülkemize girdiğini o yüzden ülkemizde de üretilmesinin bir sorun oluşturmayacağı dile getirdi. Biz insanımızın sağlığı için son derece sakıncalı olan bu ürünlerin ithalini önlemek için tedbirler alıyoruz denmesi gerekirken, zaten ülkemize bu zehirler giriyor o halde ülkemizde üretilmesinde de zarar yok gibi bir yönetim zaafı örneği gösteriliyor: yasaklayamazsan yasalaştır. Bu hükümet olup iktidar olamamaktır. “Ulusal” biyogüvenlik yasa tasarısı taslağı’ndaki ulusal sözcüğü ABD kökenli çokuluslu tohum şirketleri yararına çıkartılacak olan bu yasa ile nasıl bağdaşıyor. Genetiği değiştirilmiş bitkilerin ülkemizde ekilmesi hangi ulusal çıkarımızı karşılamaktadır? Hiçbirini. Olsa olsa insanlarımız hasta olduğunda yine çokuluslu ilaç şirketlerinin çıkarlarını karşılar.

Bu ürünlerin sağlık sakıncası olduğunu sayın Bakan’da biliyor ve dile getiriyor: genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) bebek mamalarında olmayacak diye açıklıyor. Çok iyi de sayın bakanım, anne karnındaki çocuğu nasıl koruyacaksınız? Anne bu GDO’lu ürünleri yediğinde karnındaki çocuğa geçmeyecek mi? Ya da emzirdiğinde sütüyle çocuğa bulaşmayacak mı?

Bilindiği gibi genetiği değiştirilmiş bitkiler yendiğinde hem yapay olarak bitkiye yerleştirilmiş olan geni yiyoruz hem de bu genin ürettiği kimyasal maddeyi. Peki bu kimyasal madde ne? Örneğin böcek ilacı veya yabani otları yok etmek için kullanılan tarımsal ilaçlara karşı direnç oluşturan bir kimyasal. Daha önce hiçbir şekilde insanın tanımadığı bu madde insanda nasıl olumsuzluklar yaratıyor. Bunu bügün tüm ayrıntısı ile henüz bilmiyoruz. Ama bağışıklık sistemini bozduğu, ağır alerjilere yok açtığı onlarca bilimsel araştırma ile kanıtlanmıştır. Ayrıca genetiği değiştirilmiş bitkilerin üretiminde bir de antibiyotik direnç geni de yer almakta. Dünya Sağlık Örgütü’nün öncelikli ilaç listesinde yer alan bazı antibiyotiklere karşı direnç geliştiren bu genleri ve bunların ürettikleri kimyasalları da yemiş oluyoruz. Mikrobik bir hastalığımız olduğunda nasıl tedavi olacağız sayın bakanım?

Hayvan deneylerinde iç organlarda küçülme, karaciğer ve böbrek yetersizliği, er bezinde küçülme, sperm sayısında azalma ve dolayısıyla kısırlık, yeni doğum ölümlerinde belirgin artış saptanmıştır. İnsanlarda da bu bulgular çıktıktan sonra mı akıllanacağız?

DDT ilk piyasaya çıktığında da insana zararlı olmadığı iddia edildi. Hatta kaşifine Nobel Ödülü verildi. Binlerce insan öldükten sonra yasaklandı.

İlk kez 1908 tarihinde üretilen margarinlerin içinde yer alan trans yağ asitlerinin kalp damar hastalığı yaptığı bilimsel olarak kanıtlandı. Ne zaman? 2008’de yani 100 yıl sonra ve belki de yüzbinlerce insan bu yüzden öldükten sonra.

Elimizde GDO’ların sağlık sakıncalarını kanıtlayan bunca bilimsel yayın varken bunları göz ardı edip, ulusal biyogüvenlik yasasını tohum şirketlerini mutlu edecek şekilde çıkartmak, toplum sağlığı ile oynamaktır. Buna hiç kimsenin gücü yetmez.

GDOHP 16.7.2009

14 Temmuz 2009 Salı

GDO'LARA İZİN VERMEK ATOMU SAVUNMAKTIR

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, tarımsal ilaç kullanımını azaltmıyor, verimi de artırmıyor. Tarımsal ilaç kullanımını azalttığı söylenen sistemin, Hindistan’daki araştırmaya göre, tam tersi etki gösterdiği gözlemlendi.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, tarımsal ilaç kullanımını azaltmıyor, verimi de artırmıyor. GDO’lu tohumu bir kere kullanan, tohum şirketlerine köle oluyor.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmaları (GDO), en çok tartışılan konuların başında geliyor. Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalar diye tarif edilen GDO’ları, aylık bilim dergisi Popüler Bilim Temmuz sayısında gündeme aldı. “GDO’lara izin vermek atom bombasını savunmakla aynı şey” yorumunu yapan dergi, dünyadaki dev tohum şirketlerinde bir avuç hissedara çok kâr kazandıracak sisteme, ne yazık ki Türkiye’de de büyük çiftlik sahiplerinin heves ettiğini yazıyor. Habere göre, tarımsal ilaç kullanımını azalttığı söylenen sistemin, Hindistan’daki araştırmaya göre, tam tersi etki gösterdiği gözlemlendi.

Tam tersi etki

Hindistan’da pamuk üreticileri arasında yapılan araştırmalar, GDO’ların tarımsal ilaç kullanımını azaltmadığı gibi, verimi de düşürdüğünü ortaya koydu. Dergi, GDO zararlarını şöyle özetliyor: “Yetkililer, GDO’lu bitkiler bebeklere, küçük çocuklara zararlı olduğunu söylüyor. Ayrıca organik tarım alanlarına ve biyolojik çeşitliliğe de zararlı olduğu ifade ediliyor. Bebek ve çocuklara zararlı olan büyüklere nasıl oluyor da zarar vermiyor? Yoksa yetişkinler gözden mi çıkarıldı? GDO’lu mısır ürünleri yiyen bir anne bebeğine süt verirse bu bebeğe zarar vermeyecek mi? Ülkemiz ayrıca dünyada tarımın ilk başladığı ’verimli hilal’denilen bölgede yer alıyor. Biyolojik çeşitlilik merkezlerince çok zengin olan ülkemizde, organik tarımı yaygınlaştırma istekleri mayınlı arazilerde de görüldüğü gibi yönetimce de paylaşılmaktadır. Bir yandan organik tarım, bir yandan onu ve geleneksel hatta endüstriyel tarımı tehdit eden GDO’lu ekimler? Bu ikisi bir arada uygulanabilir mi?

Çevreci sistem de var

GDO’nun aksine verimi artıran ve tarım ilacı kullanımını azaltan sistemlere de değinen Popüler Bilim, şu ifadeleri kullanıyor: " 'Entegre Zararlı Yönetimi’. Böcekleri böceklere yedirme şeklindeki sistemde çiftçinin tohum ya da tarım ilacı alması gerekmediği gibi ürün verimi de artıyor. Buna rağmen ne yazık ki ülkemizde büyük toprak sahipleri GDO hevesini taşıyor. GDO’ları bilim diye tarif etmek atom bombasını savunmaktan farksızdır. GDO’lardan yarar sağlayacak olanlar, büyük tohum ve ilaç şirketleridir. Çiftçiler bu tohumları bir daha kullanamayacaklarından ve bir süre sonra yayıldığı bölgede başka bir çeşidi yetiştirmeleri zorlaştığından şirketin köleleri haline geleceklerdir.

Biyogüvenlik yasası yasaklama değil serbesti getiriyor

Türkiye Ziraatçılar Derneği Genel Başkanı İbrahim Yetkin, Biyogüvenlik Yasası’nın Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO) yasaklama adı altında serbesti getirdiğini ileri sürdü. Yetkin, 1998’den bu yana GDO’ların hiç bir denetime tabi olmadan ithal edildiğini ifad etti. Türkiye gümrüklerinde GDO ayrımını yapabilecek laboratuvar olmadığını belirten Yetkin, “Bursa ve Ankara’daki mevcut laboratuvarlar ile etkin bir denetim yapabilmek olanaksızdır” dedi.

Risk taşıyan gıdalar

Türkiye’de işlenen GDO’lu hammadde ve yurtdışından ithal edilen işlenmiş ürünlerden önemli bir kısmının GDO’lu mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakaroz ve fruktoz içeren gıdalar olduğuna dikkat çeken Yetkin, “Bisküvi, kraker kaplamalı çerezler, pudingler, bitkisel yağlar, bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar risk taşıyan gıdaların başında geliyor. Bunların girişi derhal yasaklanmalı” şeklinde konuştu.

Kaynak: SAĞLIK&YAŞAM 14.7.2009
http://www.ebmhaber.com/detay/1676/gdolara-izin-vermek-atomu-savunmaktir.htm

12 Temmuz 2009 Pazar

TÜRKİYE,KENDİ TOHUMUNU ÜRETMEYE ODAKLANMALIDIR

TZOB Başkanı Bayraktar, "Biyogüvenlik yasası GDO'ları yasallaştırmanın aracı olarak değil, GDO'lu ürün ithalatını kontrol altına alacak, halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılmalı" dedi

Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı'nın TBMM'ye sevk edilmek üzere Başbakanlıkta imzaya azıldığına ilişkin haberler Türkiye Ziraat Odaları Birliği'ni harekete geçirdi.

Tarımsal sorunların çözümünün genetiği değiştirilmiş organizmalarla yapılacak üretimde aranmaması gerektiğini söyleyen Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, "Biyogüvenlik yasası GDO'ları yasallaştırmanın aracı olarak değil, GDO'lu ürün ithalatını kontrol altına alacak, halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılmalı" dedi.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Başkanı Şemsi Bayraktar, Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı"nın TBMM'ne sevk edilmek üzere Başbakanlıkta imzaya açıldığına ilişkin haberler üzerine "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar " (GDO) ve "Biyogüvenlik Yasa Tasarısı" ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Tarımsal sorunların çözümünün genetiği değiştirilmiş organizmalarla yapılacak üretimde aranmaması gerektiğine dikkat çeken Bayraktar, Türkiye'ye giren genetiği değiştirilmiş organizmalı ürünlerin kontrol altına alınması gerektiğini belirten Bayraktar, Biyogüvenlik Yasası'nın halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılması gerektiğini vurguladı.

Bayraktar, "Çevremizin, gelecek nesillerimizin ve gıda güvencemizin tehlikeye atılmamalı, GDO'ya karşı duyulan endişeler ortadan kaldırılıncaya kadar, GDO'lu tohumlarla yapılacak bir üretime izin verilmemelidir" dedi.

Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı"nın TBMM'ne sevk edilmek üzere Başbakanlıkta imzaya açıldığına ilişkin haberlerin ve Hükümet yetkililerinin açıklamalarının basında yer aldığına dikkat çeken Bayraktar, bu nedenle GDO ve biyogüvenlikle ilgili tartışmaların bir kez daha gündeme oturduğunu belirtti. TZOB olarak "GDO'ların Türk Tarımına Olası Etkileri ve Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı İstişare Toplantısı" yaptıklarını anımsatarak, "Bu toplantıya katılan Sabancı Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Yıldız Teknik Üniversitesi'nden hocalar, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü, Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği, Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği, Türk Ziraat Yüksek Mühendisleri Birliği'nden temsiciler, Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, Birlik danışmaları ve uzmanlar katıldı. Birlik görüşümüz bu şekilde oluşturuldu" dedi.

GDO ve Biyogüvenlik konusunda bu zamana kadar herkesin konuştuğuna değinen Bayraktar, şimdi de çiftçi kesiminin görüşlerinin dile getireceğini vurguladı. Kamuoyunda da gündeme gelen ve çokça tartışılan, Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı'nın son halinin henüz açılmadığına dikkat çeken Bayraktar, tasarının son haliyle ilgili edinilen bilgiler üzere bazı önemli noktalara işaret etti. Tasarıda öngörülen Blimsel Danışma Kurulu'nun üyelerinin Bakanlık tarafından seçileceğini bildiren Bayraktar, bunun yerine AB'de olduğu gibi EFSA (Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu) gibi bağımsız bir bilim kurulunun oluşturulması nın daha uygun olacağını ifade etti. GDO'lu ürünlerle ilgili son karar mercii Bakanlar Kurulu olsa da, yetkilerin tek bir bürokratik mercide toplanmasının kararlarda müdahale endişesine yol açtığını ileri süren Bayraktar, Türkiye'de yürürlükte olan mevzuatın GDO'ları içermemesi ve Cartagena Biyogüvenlik Protokolünün uygulanmasına yönelik olarak ihtiyaç duyulan yasal, idari ve teknik alt yapı çalışmalarının tamamlanmamış olması nedeniyle yasal bir boşluk bulunduğunu vurguladı. Hali hazırda GDO'lu ürünlerin Türkiye'ye girdiğini söyleyen Bayraktar, bu durumda Türkiye'nin biyogüvenliğinin acilen sağlanması gerektiğinin altını çizdi. Halkın ne yediğini bilmesi kadar, GDO'lara ilişkin nasıl bir yol izleneceğini bilmesinin de hakkı olduğunu kaydeden Bayraktar, "Tasarının amacı, modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetleri düzenlemek, denetlemek, izlemek, biyogüvenlik sistemini kurmak, geliştirmek ve uygulanması ile ilgili usul ve esasların belirlenmesi şeklinde tanımlanmaktadır. GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetleri düzenlemeden kasıt, GDO'larla yapılacak bir üretimin önünün açılması mıdır" diye sordu.

-BİYOGÜVENLİK KURULU KURULMASI ÖNGÖRÜLÜYOR-

Söz konusu Tasarı ile GDO ve ürünleriyle ilgili tüm faaliyetlerin tek bir Kanun altında düzenlenmek istendiğini kaydeden Bayraktar, "Tasarıda öngörülen bir diğer husus da Biyogüvenlik Kurulu'nun kurulmasıdır. Başvurulara ilişkin risk değerlendirme, sosyo-ekonomik değerlendirme, kamu istişaresi tamamlandıktan sonra Bakanlar Kuruluna sunulmak üzere Taslak Bakanlar Kurulu Kararını hazırlama görevi Biyogüvenlik Kurulu'na verilmiştir.

Biyogüvenlik Kurulu'nun yapısı ve oluşumuna baktığımızda, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan 4, Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan 2, Sağlık Bakanlığı'ndan 1, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'ndan 1, Dış Ticaret Müsteşarlığı'ndan 1 üye olmak üzere Kurulda yer alacak toplam 9 kişinin tamamen kamu yetkililerinden oluştuğu görülüyor. Kurul başkanı ve yardımcısı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından seçilecek, kurulun sekreterya görevini Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yürütecek" dedi.

-TÜRKİYE VE ÜRETİCİ AÇISINDAN "GDO'LU ÜRÜNLER"-

Türkiye'de 10 bin civarında bitki türü bulunuyor. Bunun da 3 bin tanesinin endemik özellikte olduğu biliniyor. Biyolojik çeşitliliği bakımından son derece zengin olan Türkiye için GDO'lar önemli bir risk taşıyor. Transgenik bitkilerin çiçek tozlarının rüzgar, böcekler, kuşlar, bakteriler tarafından taşınması sonucunda diğer bitki türleri de bu durumdan etkilenebilecek. Gen kaçışları neticesinde yabani türler de etkilenebilecek olup, bitkisel gen kaynaklarının kaybedilmesi dahi söz konusu olabilecek.

-AB'YE İHRACATTA PAZARLAMA SORUNUYLA KARŞILAŞILIR-

Tarımsal ürün ihracatımızda özelikle de yaş meyve sebze ile organik ürün ihracatında önemli bir pazar durumunda olan AB ülkelerinde tüketicilerin transgenik ürünlerin tüketimine pek sıcak bakmadığı dikkate alındığında, üreticilerin bir pazarlama sorunu ile karşı karşıya kalma olasılığı da dikkate alınmalı.

-GDO'LU ÜRÜN KULLANDIĞI İÇİN ÜRETİCİLER SUÇLANACAK-

-Zirai ilaçların bilinçsizce kullanımından dolayı ortaya çıkan kalıntı sorunu yıllardır çiftçilerin başını ağrıtıyor. Bu gün gelinen noktada kalıntı sorunun aşılması yönünde olumlu ilerlemeler kaydedilmesine karşın, çiftçi ve Türkiye töhmet altında kalmaktan kurtulamamıştır. Nitekim Rusya ile yaşanan sorunlar ortadadır. Bu çerçevede dünyaca kullanılan, riskleri ve risklerin nasıl önüne geçileceği bilinen bir uygulamada dahi çiftçi bunca sorun yaşarken, olası risklerden çiftçilerin nasıl etkileneceği belli olmayan bir üretim metodunun uygulanmasından etkilenecek olan taraf yine üreticiler olacak. Tüketiciler nezdinde de GDO'lu üretim yaptığı gerekçesi ile yine üreticilerin suçlanma ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır.

-DAHA PAHALI OLAN TRANSGENİK TOHUMLAR, ÖZEL SEKTÖRCE KAR AMAÇLI ÜRETİLİYOR-

-Transgenik ürünlerin tohumluklarının transgenik olmayanlara göre, değiştirilen özelliğe göre daha pahalı olduğu ifade edilmektedir. Bu ürünlerin tohumluk fiyatlarının yüksek olması ve tohumluğun her yıl yenilenme gerekliliği nedeniyle tohum alımını uzun süre devam ettiremeyecek olan küçük çiftçilerin zarar görme ihtimali oldukça yüksek. Transgenik tohumlar, gelişmiş ülkelerde özel sektör tarafından kar amacıyla üretilmektedir.

-BÜYÜK TOHUM FİRMALARI İLE İLAÇ FİRMALARI AYNI ŞİRKETLER-

Büyük tohum firmaları ile ilaç firmalarının aynı şirketler olduğu, GDO'lu tohumu üreten firmaların aynı zamanda ilaç da ürettiği dikkate alınmalıdır. Bugün üreticilerin tohum firmaları ve ilaç bayileri tarafından yönlendirildiği bilinen bir gerçektir. Üreticilerimizin, sürdürülebilir yöntemlerin öncelikle ele alınacak, bilimsel veriler ışığında gelecek nesillerin yaşam güvencesini garanti altına alacak şekilde yönlendirilmesi sağlanmalıdır. Ayrıca bu tohumların geliştirilirken amacın verimlilik olmadığı, verimliliğin ikincil etki olarak ortaya çıktığı dikkate alınmalıdır.

-GDO'LU TOHUM ÜRETİMİNE İZİN, YERLİ TOHUMCULUK SEKTÖRÜNÜ SEKTEYE UĞRATIR-

Yerli tohumculuk sektörünün büyük tohum firmalarının karşısında ayakta tutunmaya çalışıldığı bir aşamada, GDO'lu tohumlara yapılacak bir üretime izin verilmesi, şu an için teknolojiyi üreten değil alan konumunda olan Ülkemizde tohumculuk sektörünün gelişimi sekteye uğratacak, tohumlukta dışa bağımlılığımızı daha da artıracaktır.

-TEKNOLOJİ ÜRETMEYİP, KULLANAN TÜRKİYE AĞIR BEDEL ÖDER-

Modern biyoteknoloji alanındaki pek çok yeniliğin patente bağlanması, teknolojiyi üretmeyen ancak kullanmak durumunda olan Türkiye'nin bir bedel ödemesi anlamına gelir. Bunun maliyeti yine üreticiye yansıyacaktır.

Transgenik ürünler farklı üretim uygulamalarını beraberinde getirecektir. Örneğin, yabancı döllenen türlerde gen kaçışını önlemek için izolasyon mesafesinin konması gerekebilecektir. İzolasyon mesafesi olarak bırakılan alanda başka bir tür yetiştirilebilse de mekanizasyon, işçilik, pazarlama açısından pek de ekonomik olmayacaktır. Türkiye'nin işletme yapısına bakıldığında bu tür bir üretimin ne kadar ekonomik olacağının oldukça iyi irdelenmesi gerekmektedir.

-YABANCI OTLA MÜCADELE ZORLAŞACAK-

Üretimi etkileyecek bir diğer faktör, yabancı ot ilaçlarına dayanıklı hale getirilmiş transgenik çeşitlerin üretildiği alanlarda bir sonraki yıl tarlada kalan tohumlarından yetişen bitkiler, diğer ürün için yabancı ot konumunda olup, böyle alanlarda yabancı ot mücadelesi güç olacaktır. Zaralılara karşı dayanıklı hale getirilmiş transgenik çeşitlerin üretimi ile zaman içerisinde böceklerin direnç oluşturması durumunda mücadele daha da zorlaşacaktır. Bu durumda üreticinin ya ilaçlamayı artırmak ya da yeni daha güçlü etkiye sahip ilaçları kullanmak durumunda kalabilecek olması, ayrıca dikkate alınması gereken hususlardan biridir.

-TEKNOLOJİNİN DOĞRU KULLANILMASI SAĞLANMALI-

GDO'lu ürünler ile normal ürünlerin biyolojik performansının yani verimliliğinin aynı olduğu, konvansiyonel yöntemlerle hastalık, zararlı ve yabancı otla mücadelede başarı sağlanamaması nedeniyle GDO'lu bitkilerin üretiminin tercih edildiği uzmanlarca belirtilmektedir. Bu gün Türkiye'de tekniğe uygun yapılan bir mücadelede başarısızlık söz konusu olmadığından, GDO'lu tohumla üretim yaparken karşılaşılacak riskler düşünüldüğünde, akılcı olmadığı görülmektedir.

GDO'lu üretim nedeniyle bir zararın ortaya çıkması durumunda, Türkiye'deki örgütlenme ve eğitim düzeyi dikkate alındığında, çiftçinin büyük şirketler karşısında hakkını nasıl arayacağı üzerinde de ayrıca düşünülmelidir.

Modern biyoteknoloji geldiği seviye, açtığı yeni ufuklar ve vaat ettiği imkanlarla içinde bulunulan yüzyıla damgasını vuracak teknoloji olarak kabul edilmektedir. Ancak; modern biyoteknolojinin en büyük olumsuzluğu kullanıldığı materyalin doğrudan canlı varlıklar olmasından kaynaklanmaktadır.

GDO'lu ürünlerin insan, bitki ve hayvan sağlığı, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerindeki riskleri bilimsel verilerle ortaya konmalı, teknolojinin doğru kullanılması sağlanmalıdır. Biyoteknoloji konusunda bilimsel çalışmalara ve araştırmalara ağırlık verilmeli, teknoloji yakından takip edilmelidir.

-YASAL DÜZENLEMELER TAMAMLANMALI, LABORATUAR EKSİKLİKLERİ GİDERİLMELİ-

Yasal düzenlemeler tamamlanmalı, laboratuar eksiklikleri giderilmeli, konuya yönelik olarak yürütülecek eğitim faaliyetleri ile uzman personel oluşturulmalı, araştırma ve geliştirme faaliyetleri için gerekli kaynak ayrılmalı, sosyo-ekonomik değerlendirmeyi yapacak mekanizma kurulmalı, teknik alt yapı tamamlanmalıdır.

Türkiye'nin sahip olduğu potansiyelin en iyi şekilde değerlendirilmesi ve sahip olunan kaynakların korunması bakımından, etkin, yaygın ve bilimsel bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalı, modern biyoteknoloji uygulamalarından etkilenecek taraflar olan üretici ve tüketiciler bilgilendirilmeli ve bilinçlendirilmelidir.

-GDO'LU ÜRÜNLER ETİKETLENMELİ-

Dünya ticaretinde gıda güvenliği ve kalitesi gibi unsurların önemi gün geçtikçe artmakta hatta ticaret yapabilmenin ön koşulu haline gelmektedir. Bu bağlamda güvenilir ürünlere olan talep arttığı gibi, tüketiciler ne yedikleri konusunda bilgi sahibi olmak istemektedirler. GDO'lar ile ilgili karar vermede en önemli unsurlar arasında tüketici tercihleri gelmektedir. Dünya'da ve özellikle AB'ye uyum sürecinde olan Türkiye'de tüketici tercihlerinin giderek önem kazandığı da dikkate alındığında GDO'lu ürünlerin etiketlenmesi ve halkın ne yediğini bilmesi gerekmektedir. GDO'lu ürünler etiketlendirilerek kişilere seçme hakkı tanınmalıdır

-GDO'LU ÜRÜNLERİN FAYDASI VE RİSKLERİ İYİ ANALİZ EDİLMELİ-

Üretimin başlangıç noktasının tohum olması nedeniyle daha temkinli davranılmalıdır. Nitekim GDO'lar ilgili temel prensip de "ihtiyatlılık ilkesidir." Bugün AB'nin, GDO'lar konusunda daha katı bir politika izlediği, bu politikada da tüketicilerin oldukça baskın olduğu dikkate alınmalıdır.ABD Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger'ın "petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol edersen bütün insanları kontrol edebilirsiniz" dediği de unutulmamalıdır. Bir karar vermeden önce; GDO'lu ürünlerden beklenen azami fayda ile azami riskler kıyaslanmalıdır. Transgenik ürünlerin ülkemizde gerçekten tarımsal bir soruna çözüm olup olmadığı, Türkiye'nin bu ürünlere ihtiyacının olup olmadığı dikkate alınmalı, fayda ve zarar analizleri yapılmalı, kısaca sosyo-ekonomik bir değerlendirme yapılmalıdır. Sürdürülebilir tarım yöntemleri öncelikle ele alınmalı, üretim maliyetlerinin düşürülmesinde GDO'lar çözüm yolu olarak düşünülmemelidir. Tarımın yapısal sorunlarının yanı sıra, tarım politikalarındaki istikrarsızlıklar nedeniyle ortaya çıkan sorunların çözümü GDO'larla yapılacak bir üretimde aranmamalıdır.

-TÜRKİYE, KENDİ TOHUMUNU ÜRETMEYE ODAKLANMALI-

Tohumculuk Kanunu ve Islahçı Hakları Kanunu çıkmıştır. Halihazırda tohum geliştirme ve Ar-Ge faaliyetlerinin önünde bir engel bulunmamaktadır. Tohumculuk sektöründe faaliyet gösteren tüm taraflar ithal tohumluğu kullanmaya değil kendi tohumluğumuzu üretmeye odaklanmalı. Biyogüvenlik yasası GDO'ları yasallaştırmanın aracı olarak değil, GDO'lu ürün ithalatını kontrol altına alacak, halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılmalı; yasal düzenlemeler acilen tamamlanmalıdır.

Kaynak: YENİ ADANA GAZETESİ, 12.07.2009
http://www.yeniadana.net/web/HaberDetay.aspx?id=35796

TZOB: GDO'LU ÜRÜN İTHALATI KONTROL ALTINA ALINMALI

Bayraktar, Biyogüvenlik Yasası'nın halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılması gerektiğini vurguladı.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Başkanı Şemsi Bayraktar, 'Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar' (GDO) ve 'Biyogüvenlik Yasa Tasarısı' ile ilgili açıklamalarda bulundu. Tarımsal sorunların çözümünün genetiği değiştirilmiş organizmalarla yapılacak üretimde aranmaması gerektiğine dikkat çeken Bayraktar, Türkiye'ye giren genetiği değiştirilmiş organizmalı ürünlerin kontrol altına alınması gerektiğini belirtti. Bayraktar, Biyogüvenlik Yasası'nın halkın sağlığını ve toplumun yararını gözetecek şekilde çıkartılması gerektiğini vurguladı.

Bayraktar, 'Çevremizin, gelecek nesillerimizin ve gıda güvencemizin tehlikeye atılmamalı, GDO'ya karşı duyulan endişeler ortadan kaldırılıncaya kadar, GDO'lu tohumlarla yapılacak bir üretime izin verilmemelidir' dedi.

"Türkiye'nin biyogüvenliğinin acilen sağlanması gerek"

GDO ve Biyogüvenlik konusunda bu zamana kadar herkesin konuştuğuna değinen Bayraktar, şimdi de çiftçi kesiminin görüşlerinin dile getireceğini vurguladı. Kamuoyunda da gündeme gelen ve çokça tartışılan, Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı'nın son halinin henüz açılmadığına dikkat çeken Bayraktar, tasarının son haliyle ilgili edinilen bilgiler üzere bazı önemli noktalara işaret etti.

Tasarıda öngörülen Blimsel Danışma Kurulu'nun üyelerinin Bakanlık tarafından seçileceğini bildiren Bayraktar, bunun yerine AB'de olduğu gibi EFSA (Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu) gibi bağımsız bir bilim kurulunun oluşturulması nın daha uygun olacağını ifade etti.

GDO'lu ürünlerle ilgili son karar mercii Bakanlar Kurulu olsa da, yetkilerin tek bir bürokratik mercide toplanmasının kararlarda müdahale endişesine yol açtığını ileri süren Bayraktar, Türkiye'de yürürlükte olan mevzuatın GDO'ları içermemesi ve Cartagena Biyogüvenlik Protokolünün uygulanmasına yönelik olarak ihtiyaç duyulan yasal, idari ve teknik alt yapı çalışmalarının tamamlanmamış olması nedeniyle yasal bir boşluk bulunduğunu vurguladı.

Hali hazırda GDO'lu ürünlerin Türkiye'ye girdiğini söyleyen Bayraktar, bu durumda Türkiye'nin biyogüvenliğinin acilen sağlanması gerektiğinin altını çizdi. Halkın ne yediğini bilmesi kadar, GDO'lara ilişkin nasıl bir yol izleneceğini bilmesinin de hakkı olduğunu kaydeden Bayraktar, 'Tasarının amacı, modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetleri düzenlemek, denetlemek, izlemek, biyogüvenlik sistemini kurmak, geliştirmek ve uygulanması ile ilgili usul ve esasların belirlenmesi şeklinde tanımlanmaktadır. GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetleri düzenlemeden kasıt, GDO'larla yapılacak bir üretimin önünün açılması mıdır' diye sordu.

Kaynak: DÜNYA GAZETESİ 12.07.2009 - 15:00
http://www.dunyagazetesi.com.tr/haber.asp?id=53534&cDate=

9 Temmuz 2009 Perşembe

İŞTE KÜRESEL YİYECEĞİ ELE GEÇİRME PLANI (WILLIAM ENGDAHL)

Gazeteci F. William Engdahl, 'Ölüm Tohumları' eserinde GDO adı verilen "şeytan planının" tüm ayrıntılarını açıklıyor. Amerika üzerinden insanlığı kontrol altına almak, bazı milletleri kısırlaştırarak yok etmek gibi çok kirli planları olan şirketlerin içyüzünü deşifre edilen eserin 'giriş' bölümünü istifadenize sunuyoruz. 'Ölüm Tohumları' herkesin üzerinde çokça düşünerek okuması gereken bir şaheser.

-Biz dünya nüfusunun %6.3'ünü oluşturuyoruz ama zenginliğinin yarısına sahibiz. Bu farklılık özellikle bizler ve Asyalılar kadar büyük. Böyle bir durumda kıskanılma ve gücenilme gibi bir durumda olamayız. Gelecek dönemdeki asil görevimiz, ulusal güvenliğimize bir zarar getirmeden bu farklılık durumunu sürdürebileceğimiz bir ilişki kalıbı tasarlamaktır. Bunu yapmak için de tüm duygusallık ve hayallerden uzak durup dünyanın her yerindeki ulusal hedeflerimize odaklanmalıyız. Kendimizi çıkarlarımızdan fedakaarlık ederek dünyanın iyiliği için lüksümüzden vazgeçeceğimiz konusunda kandırmamıza hiç gerek yok."

Seorge Kennan, 1948

Bu kitap küçük bir sosyo-politik elit zümre tarafından 2.Dünya Savaşı sonrasında Vaşington'da ele alınmış bir proje ile ilgilidir.

Bu, Kennan'in "farklılık durumunu sürdürebilmek" tümcesinin nasıl hayata geçirildiğinin anlatılmamış hikâyesidir. Aynı zamanda bir avuç insanın savaş sonrası tüm kaynaklara ve güce sahip oluşunun da hikâyesidir.

Bu, güç devrimi tarihinin de ötesindedir, hattâ bilim dâhi bu azınlığın hizmetine sokulmuştur. 1948'de Kennan'in da kendi notlarında tavsiye ettiği gibi, herhangi bir fedakârlık veya dünyanın iyiliği düşünülmeden acımasız politikalar uygulandı.

Seleflerinin aksine İngiliz imparatorluğu içindeki hâkim guruplar, yeni beliren 'Amerikan eliti, kendilerini savaştan sonra, "Amerikan Yüzyıh"nın şafağında ilan ettiler ve hitap yeteneklerini, dünyanın iyiliği için düşüncesini kendi amaçlarına uygun şekilde kullandılar.

Onların Amerikan Yüzyılı daha yumuşak ve kibar bir imparatorluk olarak sömürgecilikten kurtuluş, demokrasi, ekonomik gelişme ve özgürlük kisvesi altında diğer ulusların kaderlerine hükmedebilen, Büyük İskender'den sonraki en büyük küresel imparatorluktu.

Bu kitap "Bir Savaş Yüzyılı: Anglo-Amerikan Petrol Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni" adlı kitabın bir devamı niteliğindedir.

Petrolden sonra ikinci bir "kırmızı hattı" takip eder. İnsanın yaşamını sürdürebilmesinde en temel ihtiyacı olan günlük ekmeğinin karşılanmasını konu alır. 70'ler boyunca bu Amerikan elitin menfaatine hizmet eden kişi, hayatı boyunca 'güç dengesi' politikalarının bir uygulayıcısı olan Henry Kissinger'di. Ve dünya hâkimiyeti konusundaki şu fikrini açıklamıştır;

"Petrolü kontrol edersen ulusları kontrol edersin, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin."

"Küresel yiyeceği kontrol etme plânı" 1930'ların başlarına, savaşın patlak vermesinden önceye dayanır.

Bu organizasyon belli başlı bazı ailelerin servetlerini korumak amacıyla seçilmiş özel kuruluşların yardımlarıyla maddi olarak destek görmüştür.

Bu aileler güç ve zenginliklerini doğu sahili boyunca Boston, Vaşington, New York ve Philedelphia'ya yerleştirmişti. Bu sebeple egemen medya kuruluşları sıkça onlara atıfta bulunmuş, zaman zaman alay konusu etmişlerse de genellikle övmüşlerdir.

Savaşla birlikte Amerikan gücünün ağırlık merkezi doğu sahilinden Seattle, Houston, Las Vegas, Atlanta ve Miami gibi bölgelere dağıldı. Sonradan da Asya, Japonya ve Latin Amerika'ya.

2.Dünya savaşından bir süre önce bir aile diğerlerine göre daha fazla öne çıkmıştır.

Bu ailenin serveti, uğruna kan dökülen ve savaşılan 'kara altın' petrole dayanıyordu. Bu aileyle ilgili olağandışı olan ise ailenin sadece petrole değil, diğer başka alanlarda da yatırım yapmaya karar vermesi olmuştur. Psikoloji, tıp, gençlerin eğitimi, tarım, biyoloji ve biyolojinin tarımsal uygulamalarına yatırım yapmışlardır. Çoğu kişinin fark etmediği devasa bir büyüme ve gelişme göstermişler, servetlerini de o ölçüde büyütmüşlerdir.

Bu kitapta ele alınan ana konu olan 'genetiği değiştirilmiş organizmalar' ya da GDO'nun tarihi, dönemin güçlü ailelerinden olan Rockefeller ailesinin (ve 4 kardeşin - David, Nelson, John ve Laurance) tarihiyle paralellik göstermektedir -ki savaşın Amerikan zaferiyle bitmesinden sonraki 30 yıl süresince güç evrimine bu insanlar yön vermiştir. Gücün tamamı ellerindedir ancak işin maliyeti tüm dünyayı etkilemiştir.

Bundan 30 yıl önce, erk Rockefeller ailesinin etrafında toplanmıştı.

Bugün ise 4 kardeşin 3'ü çeşitli nedenlerle vefat etmiştir. Tüm amaçları, daha sonraları Pentagon'un 'tam spektrum egemenlik' adı vereceği, gerektiğinde askeri gücün de devreye sokulabileceği küresel hâkimiyetti.

Projeleri o günlerdeki küçük bir güç gurubundan bugün hayal bile edemeyecekleri, tüm gezegenin geleceği hakkında inisiyatif sahibi oldukları bir noktaya evirildi.

Kalıtım mühendisliği ile bitki ve diğer canlı organizmaların patentlenmesi tarihinin anlaşılabilmesi için 2.Dünya savaşını takip eden yıllardaki Amerikan gücünün dünyada nasıl yayıldığına bakmak gerekir.

George Kennan, Henry Luce, Averell Harriman ve hepsinden önce Rockefeller kardeşlerin tarım sektöründe başlattığı 'yeşil devrim' sayesinde Petro-kimyasal gübre, petrol ve enerji ürünlerine bağımlılık arttı. Onların o günlerde yaptıkları bugünün genetiğini değiştirme tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Yüzyılın başında gerçekleşen 4 çokuluslu dev şirket birleşerek dünya üzerindeki çoğu insanın temel besinlerinin (pirinç, soya fasulyesi, buğday, mısır ve hatta bazı sebze ve meyveler ile pamuk) kontrolünü ellerine geçirdiler. Hastalığa dayanıklı kümes ürünleri, genetiği değiştirilmiş, güya kuş gribine dayanıklı ürünler ve geni değiştirilmiş domuz ve sığır üretimi için çaba sarf etmişlerdir.

Dört özel şirketin üçünün Pentagonla kimyasal savaş araştırmaları konusunda sıkı bağları vardı. Dördüncü şirket aslen İsviçre kökenli olmasına rağmen İngiliz kontrolü altındaydı. Petrolde olduğu gibi GDO tarım projesi de bir Anglo-Amerikan küresel plânıdır.

Mayıs 2003'te Bağdat'taki acımasız Amerikan bombardımanının dumanı dağıldığında ABD başkanı GDO projesini stratejik bir konu haline getirdi ve ABD'nin savaş sonrası öncelikli dış politika gündemini oluşturdu. Dünyanın ikinci en büyük tarım üreticisi konumunda bulunan AB, bu küresel plânın önünde zorlu bir engel teşkil etmekteydi.

Her ne kadar Almanya, Yunanistan, Fransa ve Avusturya gibi AB ülkeleri diğer dünya uluslarına benzer şekilde GDO ekimine sağlık ve bilimsel nedenlerle karşı çıksalar da, 2006 yılı başlarında Dünya Ticaret Örgütü (WTO), AB'ni toplu GDO üretimi için kapılarını açmaya zorladı.

ABD ve İngiliz ordularının Irak'ı işgaliyle birlikte Vaşington, bu ülkeye genetiği değiştirilmiş tohumları ABD Tarım Bakanlığının bir cömertliği olarak göndermeye karar verdi.

İlk büyük çaplı deney 90'ların başında çok uzun zamandır Rockefeller ailesinin bozduğu ve yolsuzlukla başı dertte olan Arjantin'de zaten yapılmıştı.

İlerleyen sayfalarda da göreceğiniz gibi GDO'nun yaygınlaşması ve çoğalması uğruna politik tehdit, hükümet baskısı, yalan, rüşvet yöntemleri kullanılmış ve hatta cinayetler bile işlenmiştir. Okurken bir suç romanı hissine kapılmanız sürpriz olmayacak. Tarımsal verimlilik ve dünyanın yiyecek sorunlarını çözme adı altında işlenen bu suçlar, bu küçük zümrenin amaçları doğrultusunda önemsizdir. Yapılan bunca şeyin hedefinde sadece para ve kâr yoktur. Nihayetinde bu güçlü aileler kimlerin merkez bankalarının başlarında duracağına karar verirler. Para onların yaratmaları ya da yok etmeleri için emirlerindedir.

Amaçları daha önceki despot ve diktatörlerin hayal ettikleri gibi mutlak dünya hâkimiyetidir. Kontrol edilmezlerse 10-20 yıl içerisinde bu hedeflerine ulaşmaları işten bile değil. Bu sebeple bu gerçeğin duyurulması ve herkes tarafından bilinmesi büyük önem arz etmektedir.

(Bu metin Gazeteci F. William Engdahl'ın 'Ölüm Tohumları' adlı eserinin giriş bölümüdür.)
Kaynak: http://www.trakyanethaber.com/yeni/haber.asp?id=22665

1 Temmuz 2009 Çarşamba

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ TOHUMLAR, GELECEĞİN EN BÜYÜK SORUNU

Geçen yıl yediğimiz karpuzlarda kabak aşısı olduğu için tadının kaçtığını tartışmıştık. Karpuz verimi artmış; ama karpuzun tadı kabak tadı vermişti. Aynı tartışma domates ve biberde de var. Yapılan bir araştırma ülkemizde tüketilen soya fasulyesinin neredeyse tamamının genetiği değiştirilmiş ürün olduğunu ortaya çıkarmıştı.

Ülkemize ithalat yoluyla gelen birçok tarım ürününün genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) olması ise şüphe konusu. Bitkilerde tohum ıslahı adı altında yapılan genetik çalışmalar, birçok insanın 'Artık eski tadı alamıyoruz' şikâyetlerine sebep oluyor. Tarım ürünlerindeki genetik değişimin insan sağlığını olumsuz yönde etkilediği bir yana, bu durumun dünyanın en büyük sorunlarından biri olacağı iddia ediliyor. Ölümcül Tohumlar kitabının yazarı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, dünyada petrolden sonraki ikinci büyük konunun gıda olduğunu söylüyor. Nitekim gelecekte dünyanın en büyük sorunlarından birinin GDO'lar olacağına dikkat çekiyor. Yazar, geçtiğimiz günlerde Türkçeye çevrilen kitabın tanıtımı için Türkiye'deydi. Ünlü yazar, tohumlar konusunda ilginç açıklamalar yaptı.

Dört çok uluslu dev şirketin birleşerek dünya üzerindeki temel besinlerin (pirinç, soya fasulyesi, buğday, mısır ve hatta bazı sebze ve meyveler ile pamuk) kontrolünü ellerine geçirdiklerini söyleyen Engdahl, petrolde olduğu gibi GDO tarım projesinin küresel bir plan olduğunu savunuyor. Gıdaları İlahi bir hediye olarak değerlendiren ünlü yazar, Almanya, Yunanistan, Fransa ve Avusturya gibi AB ülkeleri diğer dünya uluslarına benzer şekilde GDO ekimine sağlık ve bilimsel nedenlerle karşı çıksalar da, 2006 yılı başlarında Dünya Ticaret Örgütü (WTO), AB'yi toplu GDO üretimi için kapılarını açmaya zorladığına dikkat çekiyor.

Dünya birkaç tohum devinin kölesi olabilir

1970'lerde 100 milyon dolarlık bir kaynakla "Yeşil Devrim" diye bilinen tohumda gen devrimini başlatan ve tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı sağlama çalışmalarını yürütmek üzere dünyanın en büyük vakıflarından birini kuran petrol devi Rockefeller'in ve çevresindeki zenginlerin bazı hesaplar yaptığını anlatan Engdahl, "Neydi bu Yeşil Devrim? Meksika, Hindistan gibi ülkelerde daha çok ürün veren ıslah edilmiş tohum çeşitleriyle açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu. Yıllar sonra Yeşil Devrim'in aslında ileride tekelleştirebilecekleri birtakım ısı geliştirme planı olduğu ortaya çıktı. Tıpkı 50 yıl önce petrol endüstrisi işinde yaptıkları gibi büyük bir tekelleşme tehdidiyle karşı karşıyayız." iddiasında bulunuyor. Planın işlemesi halinde tüm dünyanın birkaç tohum devinin eline düşebileceğini savunan ünlü yazar, üçüncü dünya ülkelerinin bu oyunun alıcıları olacağının altını çiziyor. Bu durumda pirinç, mısır, buğday ve soya gibi dünyanın temel gıda üretimi için patentli tohumların üretimi biyolojik bir silah haline bile gelebilecek.

Norveç'in kuzeyindeki Spitsbergen adasında "Svalbard Küresel Tohum Deposu" adı verilen ambarın, geçen yıldan itibaren faaliyete başladığına değinen Engdahl, donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohumun özel ambalajlarda saklandığını belirtiyor.

NURULLAH KAYA
Kaynak: ZAMAN Gazetesi
01 Temmuz 2009, Çarşamba


ANADOLU TOPRAĞINA 'TERMİNATÖR' TOHUMLAR EKİLECEK!

Meclise gönderilmek üzere Bakanlar Kurulu'nda imzaya açılan Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı'nı sert dille eleştiren Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Dr. Gökhan Günaydın, tasarının yasalaşması halinde Türk üreticisinin üç- beş tane uluslar arası tohum ve ilaç şirketinin tekeline gireceğini ve biyolojik zenginliğimizin yokolacağını söyledi.

Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Dr. Gökhan Günaydın, Genetiği Değiştirilmiş Organizma'lı (GDO) tohumların Türkiye'de ekiminin önünü açacak olan biyogüvenlik tasarısının yasalaşması halinde toplum sağlığının ciddi tehdit altında olacağını söyledi. Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı başlığıyla imzaya açılan tasarının derhal geri çekilmesi gerektiğini vurgulayan Günaydın, Terminatör teknolojisiyle üreme yeteneği alınmış tohumların üreticinin tohum ayırma hakkını da elinden aldığını savundu. Günaydın, anormal doğumlar, alerjik reaksiyon ve kısırlık gibi tehlikelerin de kapıda olduğunu söyledi.

GDO'LU TOHUMLARIN EKİMİNE SERBESTLİK GETİRİLİYOR

GDO'ya Hayır Platformu'nun, Ziraat Mühendisleri Odası Mehmet Yüceler Eğitim Salonu'nda düzenlediği basın toplantısında konuşan Günaydın, dünyada ilk kez 1994 yılında ticari olarak piyasaya sürülen GDO'lu ürünlerin, 1998 yılından bu yana, hiçbir denetime tabii tutulmadan Türkiye'ye girdiğini belirtti. Son yılda iki milyon ton düzeyinde GDO'lu mısır ve soyadan üretilen işlenmiş ürünün 800'den fazla çeşitle tüketicinin sofrasına ulaştığını anlatan Günaydın, hiçbir etiketleme yapılmadan satışa sunulan bu ürünlerin, halk sağlığını ciddi biçimde tehdit ettiğini savundu. Bu durumun tüketicinin bilgilenme hakkını ihlal ederek halk sağlığını hiçe saydığını dile getiren Günaydın, 'Hükümet sözcüsü, konuyla ilgili konuşmasında, zaten ithalatı serbest olan ve tüketilen bu ürünlerin Türkiye'de ekimine de serbestlik getirileceğini ifade etti. Anlaşılıyor ki, şimdi sıra, GDO'lu tohumları Türkiye'nin temiz topraklarına ekmeye geldi' şeklinde konuştu.

TOHUMLUK AYIRMA TARİHE KARIŞACAK

Kamuoyundan sır gibi saklandığını iddia ettiği tasarının yasalaşması durumunda GDO'ların üretimi ve tüketimine izin verileceğini ve bu ürünlerin risk değerlendirmesinin şirketlerin kontrolünde olacağını söyleyen Günaydın ortaya çıkacak vahim tabloyu şöyle özetledi: 'GDO'lu ürünlerden zarar gören çiftçiler ve tüketiciler zararlarını ispat etmek zorunda bırakılacak, bu ürünlerin zararlı olmadığının ispatı şirketlerin üzerinde olmayacak. Bu ürünleri ülkemize sokan veya üreten şirketlerin cezai sorumlulukları oldukça düşük olacak. Zarara uğradığını iddia eden çiftçiler zamanaşımı tehdidi ile karşı karşıya kalacak. Risk denetimine tabi bu ürünlerle ilgili bilgiler kamuoyuna açıklanmayacak, şirket sırrı olarak korunacak. Tüketicilerin sağlıklı gıda tüketme hakları, küçük çocuklarla sınırlandırılacak, sadece küçük çocuk ürünlerinde GDO kullanılmayacak. Ülkenin tüm genetik varlıkları şirketlerin kontrolü altına bırakılacak. Çiftçiler, tohumluk ayırma haklarını yitirecek; tozlaşma vb. yollarla ürünlerine GDO bulaşmışsa şirketlere tazminat ödemek zorunda kalabilecekler. Bu ürünlerin denetimi konusunda çiftçi, tüketici, ekoloji örgütlerinin; bağımsız bilimsel kurumların, meslek odalarının herhangi bir söz ve karar yetkisi olmayacak.'

TOPRAKLARIMIZ KAR ARACI HALİNE GELECEK!

GDO'lu tohum ve pestisitleri (zirai mücadele ilacı) üreten şirketler arasında yapılan evliliklerin, üreticiyi bu şirketlere daha çok ödeme yapmak zorunda bırakacağını savunan Günaydın, yatay gen kaçışlarıyla doğada geri dönüşümü mümkün olmayan bir sürecin başlayacağına işaret etti. Günaydın, Türkiye'nin biyoçeşitliliği ve çevresel değerlerinin tahrip olacağını belirterek, 'Böylece tüm dünyada konvansiyonel ürünlere göre daha verimli olmadığı ve daha çok pestisit tükettiği kanıtlanmış olan GDO'lu tohumlar, temiz topraklarımızı ve üreticimizi, çokuluslu şirketlerin kar aracı haline getirecektir' şeklinde konuştu.

AB ÜLKELERİ KISITLAMA GETİRİYOR

AB ülkelerinde toprakların %1'inden azında ve yalnızca bir GDO'lu mısır türünün ekimine izin verildiğini anımsatan Gökhan Günaydın, Avusturya, Macaristan, Yunanistan, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde GDO'lu ekim alanlarının 165 bin hektardan 105 bin hektara daraltıldığını belirtti. Avrupa Birliği'nde, içeriğinde % 0.9'dan fazla GDO'lu hammadde bulunan ürünlerin ancak etiketlenerek satışına izin verilmekte olduğunu söyleyen Günaydın, 'Halk sağlığı yanında, Türkiye'nin kendine özgü kültür ve inanç yapısına saygı gösterilme gereği duyulmadan, GDO'lu gıdaların serbestçe satışı gerçekleştirilmektedir. Şimdi soruyoruz; bu Tasarı Taslağı kime hizmet etmektedir? Halkın GDO'lu ürünlere hiçbir talebi yokken, halkın örgütlerinden gizlenerek, hangi amaç ve nedenlerle bu düzenleme gündeme getirilmektedir?'

GENETİK KİRLENMENİN ÖNÜNE GEÇİN

Çiftçiler ve tüketicilerin, meslek odaları ve sivil toplum örgütleriyle birlikte tasarıya karşı örgütlenmesinin en temel hakları olduğunu vurgulayan Günaydın, 'Ülkemizi açlık ile terbiye etmeye girişenlere karşı, bu yasansın meclis gündemine gelmeden geri çekilmesini talep ediyoruz. Bu ülkenin genetik varlıklarını, biyolojik çeşitliliğini, tohumlarını korumak, toplumsal barışın, adaletin olmazsa olmaz ön koşullarıdır. Bu doğrultuda, hemen hiç vakit kaybetmeden, toplum olarak vekil ettiklerimize bir kez daha sesleniyoruz, şirketlerin geleceğini değil, doğa ve toplum için biyolojik geleceğimizi koruyun. Bir an önce biyogüvenlik altyapısını oluşturun, bu konuda bütçeden bir pay ayırarak ülkemizde genetik kirlenmenin önünü alın. Çiftçilerin daha nitelikli ve sağlıklı üretim yapmasına yönelik örgütlenmeleri geliştirin. Tüketici ve ekoloji örgütleriyle, doğru ve açık bir bilgi paylaşım sürecini başlatın. Toplumun onayını almadan, apar topar hazırladığınız bu yasaya, bu ülkenin gerçek sahipleri olan bizler direneceğiz. Yok oluşumuzu seyretmektense, kendi kaderimizi belirlemeyi tercih edeceğiz' şeklinde konuştu.

Yusuf Yavuz
Kaynak: Atlas - Keşfetmek İçin Bak 30.06.2009
http://www.kesfetmekicinbak.com/gundem/08751/

27 Haziran 2009 Cumartesi

GDO'LU TOHUMLARA BÜYÜK TEPKİ

Aralarında Çevre Mühendisleri Odası, Ziraat Mühendisleri Odası, Tüketicileri Koruma Derneği, gibi kuruluşların da bulunduğu Genetiği Değiştirilmiş Organizmaya (GDO) Hayır Platformu'ndan yapılan açıklamada, "Türkiye'ye her yıl milyonlarca ton genetiği değiştirilmiş mısır, soya ve pamuk giriyor. Bunların işlenmesiyle oluşturulan 700'den fazla gıda maddesi tüketici sofrasına ulaşıyor. Bebeklerimizin, çocuklarımızın, yetişkinlerimizin sağlığı bu ürünler yüzünden tehdit altında. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi hazırlanan Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağıyla da GDO içeren ürünlerin ekimine, ithaline ve tüketimine meşru zemin sağlanmaya çalışılıyor" denildi. Açıklamada şu görüşlere yer verildi:

"Genetiği değiştirilmiş ürünler üzerinden kimi çevreler kirli bir ticaret yapıyor ve büyük rantlar elde ediyor. Şimdi sıra genetiği değiştirilmiş tohumları ülkemiz topraklarına ekmeye geldi. Hazırlanan taslak da yasalaşırsa ortada hiçbir engel kalmayacak. GDO içeren ürünler sağlığımızı bozacağı gibi ekonomimizi de olumsuz etkileyecek, Türkiye'yi tohum açısından çokuluslu birkaç şirkete mahkum edecektir."

Cumhuriyet 27 Haziran 2009

22 Haziran 2009 Pazartesi

TOHUMDA TEKEL UYARISI

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker’in dünyanın sayılı tohum gen bankalarından birinin Türkiye’de kurulacağını açıklaması tepki çekti. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Özkaya, “Bakanın açıkladığıyla ülkemizdeki gen bankası sayısı üçe çıkacak. Bu genler elbette korunmalı ancak birtakım merkezlerde toplanmasıyla, tohumların korunması söz konusu olamaz. Organik gübrelerde, üreticilere ulaştırılarak üretilmesi daha yararlı olur” dedi.

HİCRAN ÖZDAMAR
Kaynak: Cumhuriyet 22.06.2009