monsanto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
monsanto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2009 Pazar

GENLERLE OYUN OLMAZ! (AHMET ÖRS)

Tüyleri yolunmuş tavuklarla genleriyle oynanmış tarım ürünleri, dünyadaki açlıkla mücadelede kurtarıcı gibi gösterilse de sağlığımızı olumsuz etkileme riski taşıyor ASLINDA tüysüz tavuk yetiştirmek dahiyane bir fikir. îri, pembe bir Haribo şekeri gibi kabara kabara ortalıkta dolaştığını gözünüzün önüne getirin. îşte tüysüz, çıplak bu hilkat garibesini, insanlığa büyük bir katkıda bulunduklarına inanan Kudüs'teki Hebrew Üniversitesi bilim adamları tasarlamış.

Her şeyden önce üreticiler, daha doğrusu tavuk kasapları açısından avantajlı bir hayvan bu. Çünkü çıplak tavukların tüylerini yolmak gerekmiyor. 'Vakit nakittir' ilkesi, ölü tavuklar için de geçerli ve bu etin işlenme süresini kısaltacak. Bilim insanları bu tavuğun yağsız olduğunu söylüyor. Ne kadar iyi; artık sağlıklı yaşamak isteyen milyonlarca tüketici bu çıplak tavukları tercih edecek. Bir başka avantajı da sıcak iklimlere iyi uyum sağlamaları. Sıcakta daha hızlı büyüyüp gelişiyorlar. Tüylü, eski tip tavuklar ise sıcak ortamlarda daha fazla enerji harcıyor, enerjiyi vücut ısısı olarak atmak zorunda kalıyor, dolayısıyla yaz aylarında daha yavaş büyüyor.
Çıplak tavuk, yazm daha hızlı gelişip serpiliyor; dolayısıyla üreticiler dev kafesleri soğutmak için dünyanın elektriğini harcamak zorunda da kalmayacaklar. Gerçekten insanlığa büyük bir armağan değil mi çıplak tavuk?

Gerçi bazı ufak tefek olumsuz özellikleri de var. Her şeyden önce görünüşü insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Güneşe çıkacak olsa, hemen güneş çarpmasına uğruyor, sivrisineklere karşı da korumasız.

Soğuk havalarda vücut ısısı hızla düşüyor. Ama önemlisi, kimse böyle bir yaratığın etini yemek istemiyor.

SAĞLIĞI OLUMSUZ ETKİLİYOR

Bu çıplak tavukların ve sırtında insan kulağı ile dolaşan farelerin fotoğraflarım, normal hemcinslerinden 10 kat daha hızlı büyüyen turbo somonların haberlerini görmüş olduğunuzu tahmin ediyorum.

Genleri değiştirilmiş hayvanları hiç değilse bugün fark edebiliyoruz; ancak genleriyle oynanmış bitkilerde nelerin değiştiğini gözle göremiyoruz, değişiklikler sinsice bize ulaşıyor. Mısır, soya ya da buğdayın genleri değiştirilerek zararlılara karşı dirençli hale getirildiğini bir bakışta anlamamız mümkün değil.

Bütün bu olup bitenler sağlığımızı yakından ilgilendiriyor. "Genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) bizi hasta mı edecek?" sorusu kafamızı kurcalıyor. Bilim ve siyaset dünyasına bakıyoruz, onların yanıtlan kafamızı büsbütün karıştırıyor.

Moleküler biyoloji uzmanları en bakteri ve kurbağa DNA'ları üzerinde araştırmalarına başladıkları 1970'lerden itibaren taraflar birbirleriyle amansız bir savaş içinde. Bir taraf, yabancı genlerin aktarıldığı organizmalarda önceden kestirilemeyecek metabolizma değişikliklerinin ortaya çıkabileceğini, zincirleme değişimlerin vücudumuzda zehirli maddelerin oluşmasma yol açabileceğini, alerjilerin patlayacağını, hemen olmasa bile zamanla doğanın ve insanlığın sonunu getireceğini öne sürüyor.

öteki taraf GDO'ların tehlikesizliğini savunuyor, bugüne dek kayda değer bir olumsuzluğun görülmediğim iddia ediyor. Gözümüzde canlanan tüysüz tavuk görüntüleri ise bize bu gidişin hayırlı olmadığını düşündürüyor.

Kuşkusuz GDO ürünlerini piyasaya sunanlar bunu insanlığın hayrına yapmıyor.

Monsanto, Novartis, BASF, Pioneer, Syngenta gibi dev laboratuvarlar ellerinde bulunan GDO lisanslarıyla astronomik kazançlar sağlamanın peşinde ve bu uğurda kaz gelecek yerden tavuk esirgemiyorlar. Tarafsız uzmanlar, bu güçlü kuruluşların kendi lisanslı Tüysüz tavuğu, Kudüs'teki bilim adamları üretti.

ürünleri üzerinde araştırma yapılmasını yasakladıklarını, dolayısıyla GDO'lu gıdaların zararlarının ortaya çıkarılmasının da engellendiğini söylüyor. Slow Food, GDO'ya Hayır Platformu gibi kuruluşlar ise toplumun sağduyusuna sesleniyor, GDO karabasanından kaçmaya çalışanlar, organik ürünlerden medet umuyor.

Gündelik yaşamımızda sayısız kimyasalların bombardımanı altındayız; hızla mutasyona uğratılmış kısır tohumlar da çoktan ülkemizi istila etti. İnsanoğlu yüzlerce yıl içinde yavaş yavaş gelişen evrime bedenini uyarlayabilecek yeteneğe sahip. Ama insanlık tarihi sürecinde oluşan değişimden daha fazlası birkaç 10 yıla sığmca, buna değil insan, hiçbir canimin organizması uyum sağlayamıyor. Doğamn dengesi bozuluyor. GDO'lu tarım ürünleri sessiz sedasız ülkemize girdi bile. Genleri değiştirilmiş mısırların ülkemiz pazarlarına egemen olduğunu, bu mısırlardan üretilen şekerleri evlerimizde tükettiğimizi, keza GDO'lu soya ve kolza tohumlarının da topraklarımızda yetiştiğini öğreniyoruz, ama bunları doğalından ayırt etme şansımız yok.

Dünyada açlıkla mücadelede kurtarıcı olarak sunulan GDO'lar için TBMM'de yeni dönemde bir GDO yasasının çıkarılacağı ve bu ürünlerin üretiminin serbest bırakılacağı söyleniyor. Ben kendi adıma ülkemizin bu tür riskli ürünlere ihtiyacı olmadığım düşünüyor, tüysüz tavuk da genleri değiştirilmiş mısır, soya, buğday gibi tarım ürünleri de tüketmeyi istemiyorum. Bizden sonraki kuşakları tehdit edebilecek bu kararı alacak kişilerin, ürünlerin maddi getirişini değil, kendi çocuklarının, torunlarının geleceğini düşünerek oylarım kullanacaklarını umuyorum.
Domatesin genetiğiyle oynayarak rengini bile değiştirmek mümkün.

Ahmet ÖRS
Kaynak: Sabah Pazar 9.8.2009

GDO BELASININ GELDİĞİ SON NOKTA


ABD öncülüğünde yürütülen GDO iyiden iyiye tehlikeli bir silaha dönüşüyor. Batının bilim adına yürütüğü bu tehlikeli oyun insanlığı bir bilinmeze doğru sürüklüyor... Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren bir tehlikeye karşı toplum ve ülke, dünyanın 3. büyük tohum deposunu kurduk masalıyla korunamaz!

Genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) gösterdiği direnç, üreticiler ve araştırmacılar üzerinde etkisini göstermeye başladı. Almanya'nın Baden-VVürttemberg bölgesinde bulunan Nürtingen-Geislingen Üniversitesi'nde sürdürülen GDO mısır çalışmaları, ürünlerin ekili olduğu alanların aktivistlerce işgali ve halktan gelen yoğun baskı üzerine durduruldu. Yerli halkın eylemcilere yemek ve battaniye götürmesi, "Monsanto Üniversitesi" olarak adlandırılan Nürtingen-Geislingen'in rektörünü söz konusu kararı almaya mecbur etti. Çalışmaları durduran diğer üniversite ise Max Planck Bitki Üretim Araştırma Enstitüsü. Enstitüde görevli araştırmacılardan Heinz Saendler'a göre "Almanya'da sürdürülen GDO tohum araştırmalarının geleceği karanlık."

Avrupa'daki GDO tarım ürünlerine ilişkin denemelerin üçte biri Almanya'da gerçekleştiriliyor. Ülkede, GDO karşıtlarının çabalan etkili olsa da genel durum çok umut verici değil. Çünkü gıda devlerinin baskısı, GDO karşıtı mevcut yasaların hayata geçmesini zorlaştırıyor. Yasalar, yeni uygulamalarla deliniyor. Üreticilerin yasalar tarafından kollandığı bir sistemde sivil itaatsizliğin çok daha sıkı biçimde örgütlenmesi, ısrarcı ve uyanık olması gerekiyor.

Avrupa'nın en büyük mısır üreticisi Fransa, geçici bir süreliğine GDO tohum ekimini durdurdu. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin girişimiyle çevre sorunları üzerine, 2007 Ekim'inde düzenlenen "Grenelle de L'environnement" toplantısının sonunda alınan bu şaşırtıcı kararın yanı sıra, biyoteknoloji araştırmalarına 45 milyon avro ayrılacağı açıklandı. GDO karşıtı gözüken benzer durdurma talepleri İtalya, Avusturya ve Almanya'dan da geldi. Söz gelimi Avusturya hükümeti, Monsanto'nun ürettiği MON 810 GDO mısırın ve Bayer'in ürettiği T25 GDO mısırın ekimini yasakladı.

Aslında Avrupa, tüm dünyadaki GDO ürün ekiminin çok küçük bir yüzdesini gerçekleştiriyor. ISAAA (International Service for the Acquisition of Agri-Biotechnology Applications) verilerine göre tarımsal ticari GDO üretiminin %96'sı (ABD %59, Arjantin %20, Kanada %7, Brezilya %6 ve Çin %4 olmak üzere) beş ülkede sürdürülüyor. Avrupa'daki GDO üretimi ise İspanya, Romanya, Almanya ve Fransa arasında paylaşılıyor.

Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Besin Güvenliği Ajansı'nın (EFSA) kullandığı değerlendirme yöntemlerinin gözden geçirilmesi ve revize edilmesini talep ediyor.

Araştırma enstitülerinde de benzer eğilimler var; birinci nesil GD tarım ürünler giderek rafa kaldırılıyor. Nitekim Ulusal Fransız Tarım Araştırma Enstitüsü (INFiA), ırk ve genetik çeşitliliğin korunması için, yeni nesil tohumların üretiminde kullanılan "ebeveyn tohumların işaretlenmesi" yönteminin (marker-assisted selection) uygulanacağını açıkladı. Bu örneklere bakıldığında, Avrupa Komisyonu'nun GDO'lara karşı sivil eylemleri ve tepkileri dikkate aldığı düşünülebilir. Fakat tablonun geneline bakıldığında, durumun çok daha farklı olduğu görülüyor.

Kamuoyu araştırmaları, Avrupa'daki tüketicilerin %40'ının GDO ürünlere karşı olduğunu ortaya koyuyor. (Ülkemizdeki ise bu rakamlar yüzde 90'ların çok üzerlerinde) Oysa dört yıl öncesinde bu oran, %70'ler civarında seyrediyordu. Görünen o ki, muhalif seslerdeki artışa rağmen Avrupalı tüketici GDO ürünlerini mutfağında görmekten her geçen gün daha az rahatsız oluyor.

Peki, bu ürünlere kısıtlama getirilmesine rağmen tüketim nasıl oluyor da artıyor? Politikacılar, gerçekten de toplumsal muhalefete kulak veriyor mu?

Ekim yasak, satış serbest

Avrupa Komisyonu'nun genel temayülü birinci nesil GDO ürün ekiminin engellenmesi, fakat satışının serbest bırakılması yönünde. Nitekim komisyon, Avusturya'nın GDO ürünlerin ekimini durdurma kararına karşı gelmedi. Fakat aynı hükümetin satışları durdurma kararını engelledi. Benzer şekilde Avrupa Çevre Komisyonu'ndan Stavros Dimas, komisyona sunduğu son öneride dünyanın en büyük on üreticisi içinde yer alan Syngenta ve Dupont şirketlerinin ürettiği GDO mısırların ekilmemesini talep etti. Fakat o da, söz konusu tohumların satışının engellenmesini istemedi.

Monsanto ve muadili gıda tekellerinin agresif uygulamalarından ve yarattığı mecburiyetlerden kaçınan Avrupa Komisyonu aslında, yeni nesil GDO tohumlara yatırım yapan Avrupalı tohum şirketlerine yer açmaya çalışıyor. Zombi tohumlar (filizlenmeyi durduran ve belirli koşullarda harekete geçiren bir gene sahip tohumlar) veya Exorcist teknolojisiyle (tohumun çiçeklenme aşamasından evvel eklenen gen geri çıkarılabiliyor, böylece besin haline gelen tohum 'GDO değildir' şeklinde etiketlenebiliyor) (Bu sayede tüketiciler kandırılıyor) üretilen tohumların çevreyle uyumlu olduğu ve doğal tohumlarla birlikte ekilebileceği ileri sürülüyor.

İthalatına izin verilen GDO ürünlerin başında hayvan yemi olarak kullanılan tohumlar (nasıl olsa tohumu yiyen hayvanın tüketicisine bundan bahsetmek gerekmiyor) ve endüstriyel amaçlara (biyoyakıt gibi) hizmet eden tohumlar geliyor.

Tüketicinin reddettiği ürün yelpazesinin neyle doldurulacağı meselesine gelince... Gen ekleme-çıkarma yöntemlerinin dışında kalan, aslında DNA'ya müdahale anlamına gelen, fakat "geleneksel bitki üretim yöntemleri" kategorisinden her ne hikmetse çıkartılmamış olan birçok yeni biyoteknoloji yöntemi mevcut. (Mutagenez yöntemlerden sadece ikisi.) Denetim zorunluluğu, ticaret, ekim ve etiketlemede özel şartlar gerektirmeyen bu yöntemler, GDO'lara ilişkin tanımlamalardan sıyırdığı için GDO'dan kaçınan tüketicinin midesine rahatlıkla indirilebiliyor.

Uluslararası şirketler, tüketicinin mutfağına, yerel üretici için sağlanan haklardan faydalanarak giriyor. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz, tohumların genleriyle oynanmasına imkân veren tekniklerle yetiştirilen tanm ürünleri, PBR (Bitki Üreticileri Hakları) yasasına göre geleneksel üretimle aynı kefeye konuyor.

Gelgelelim, PBR mevzuatına dahil olmak, büyük üreticilerin çok önemli bir eşiği daha aşmasına olanak veriyor. Mevcut patent yasası, tüketicinin, bitkinin üretiminde kullanılan yöntemden haberdar edilmesini zorunlu kılıyor. Oysa PBR kapsamında üretim yapan yerel üreticiler, bu zorunluluktan muaf tutuluyor. Uluslararası şirketlerin PBR'ye dahil olması, onları, tüketiciye açıklama yapma zorunluluğundan da kurtarıyor. Üretim yöntemi veya kullanılan varyetenin nereden geldiği gibi bilgileri vermek durumunda kalmıyor.

Şirketlerin niyeti başka

Avrupa kamuoyunun GDO ürünlere karşı gösterdiği muhalefet, işin sanayi boyutunu da yansıtmıyor. Dünyanın en büyük altı tohum firmasından dördü Avrupa menşeli. İsviçreli Syngenta ve Alman kökenli Bayer CropSciences'ın GDO sanayindeki varlığı, GDO tohum piyasasına hükmeden ABD'Iİ Monsanto ve DuPont kadar eskiye dayanıyor. Amerika'nın yeni rakipleri olarak ortaya çıkan ve GDO piyasasının genişlemesi için lobi faaliyetlerini aralıksız sürdüren bu şirketlere çok yakında Fransız Vilmorin ve Aman KWS de eklenecek. Birinci nesil GDO tohumların rafa kaldırılmasını fırsat bilerek GDO piyasasına yeni ürün ve teknolojilerle girmeye hazırlanan bu şirketlerden Vilmorin, Türkiye'yi özellikle ilgilendiriyor.

Gıda devi Limagrain Group tarafından kontrol edilen Vilmorin, GDO araştırmalarını, maliyetin daha düşük, düzenlemelerin daha gevşek ve muhalefetin daha az olduğu Kuzey Amerika ve İsrail'de gerçekleştiriyor. İsrail'de Sanayi Bakanlığı tarafından desteklenen GDO araştırma projelerinde Vilmorin'e aracılık eden kuruluş, ortaklık kurduğu Hazera Genetics adında bir biyoteknoloji firması.

Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren bölüme gelince: Hazera'nın Türkiye temsilcisi Hazera Tohumculuk bu günlerde Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi ile ortaklaşa bir proje düzenliyor. Hazera Trophy başlığını taşıyan projede, Türkiye'deki tüm ziraat fakültesi öğrencilerine ellerindeki yerel tohumları, her türlü bilgiyi içeren bir rapor eşliğinde kendileriyle paylaşmaları çağrısı yapılıyor. Karşılığında verilecek bilgisayarlardan, beş yıldızlı otel tatillerinden bahsedilmiş fakat bu tohumların ne amaçla, sebze tohumunda 345 milyon avro satış ciroyla dünya ikincisi Vilmorin'e teslim edildiği belirtilmiş değil. Oysa tahmin etmek de çok güç değil... (Bakınız İsraillilerin tehlikeli tohum avı!)

Bunları biliyor muydunuz?

- Avrupa'nın en büyük mısır üreticisi Fransa, geçici bir süreliğine GDO tohum ekimini durdurdu. GDO karşıtı benzer durdurma talepleri İtalya, Avusturya ve Almanya'dan da geldi. Söz gelimi Avusturya hükümeti, Monsanto'nun ürettiği MON 810 GDO mısırın ve Bayer'in ürettiği T25 GDO mısırın ekimini yasakladı.

- Avrupa kamuoyunun GDO ürünlere karşı gösterdiği muhalefet, işin sanayi boyutunu da yansıtmıyor. Dünyanın en büyük altı tohum firmasından dördü Avrupa menşeli. İsviçreli Syngenta ve Alman kökenli Bayer CropSciences'ın yanına çok yakında Fransız Vilmorin ve Alman KWS de eklenecek.

Not: Bu makeleyi yayınlayan birliğe bağlık şirketler ile bu birliğin başındaki kişinin yönettiği şirketler GDO'lu ürün ekimi için çiftçiye baskı uyguluyor. Eskiler bu duruma "bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" derlerdi.

Kaynak: Hakimiyeti Milliye 8.8.2009
http://www.hakimiyetimilliye.org/index.php?news=3768

17 Temmuz 2009 Cuma

HA MAYIN TARLASI, HA GDO TARLASI... (ŞİRİN GÜVEN / BORA YAZICIOĞLU)

Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı gündemde. Bu yasanın amacı, genetik tohum tekellerine, amaçlarına ve çıkarlarına hizmet. Yani sağlığımız ve ulusal gıda güvenliğimiz ABD, Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve çokuluslu şirketlerin ellerine bırakılıyor...

Gündemdeki mayın tartışmalarının üstüne geldi Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı. Sağlığımızı doğal gıdalar üreten çiftçilere değil de genetiğiyle oynanmış ürünler tasarlayan çokuluslu şirketlere emanet etmek üzere olduğumuzu fark ettirdi. Kısacası bu tasarı ile tüm dünyada tartışılan ve ulusal gıda güvenliğiyle ilgili asıl sorunlardan biri olan Genetiği Değiştirilmiş Organizma’lara (GDO) izin verilecek. Tasarıda GDO’lar şu şekilde tanımlanıyor: “çiftleşme ve/veya doğal rekombinasyon yoluyla doğal olarak meydana gelmeyecek bir şekilde, modern biyoteknoloji kullanılarak genetik materyali değiştirilmiş olan, insan haricindeki bir organizma.”

GDO’lar, organik tarıma ve biyolojik çeşitliliğe zarar veriyor. GDO’ların bebek mamaları ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanımını yasak. Peki büyükler için neden değil? Buna kim, hangi bilimsel gerekçelerle karar veriyor? Halkın sağlığını bu kadar yakından ilgilendiren bir konu hakkında hiç bilgi verilmemesi normal mi? Dahası da var. Bugün marketten aldığımız pek çok şeyin içinde GDO var aslında. Özellikle mısır ve soya bulunan ürünlerde... Tüketici Hakları Derneği market raflarındaki bu tür ürünlerden aldığı numuneleri yurtiçi ve yurtdışı laboratuvarlara analiz ettirmiş ve birçoğunda GDO bulunduğunu açıklamıştı. Ayrıca Ekoloji Kolektifi de 2006’da Arjantin’den Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) tarafından ithal edilen mısırlara yaptırdığı analizde bunların GDO’lu olduklarını kanıtladı. Ne TMO ne de Tarım Bakanlığı bunların GDO’lu olmadıklarına dair bir beyanda bulunmadı. Hatta TMO genel müdürü verdiği beyanatta bunların yıllarca ithal edildiğini, zira GDO’lu ürünlerin ithalini yasaklayıcı bir mevzuatın bulunmadığını söyledi. Ancak yurtdışındaki gibi ürünlerin etiketlerinde içlerinde GDO olduğunu belirtme zorunluluğu olmadığı için tüketicilerin ruhu bile duymuyor. Maalesef bu yasayla da GDO’ların kullanımı yasal hale gelecek. Üstelik Almanya, Fransa, Avusturya, Macaristan, Yunanistan ve Lüksemburg GDO içeren mısır tohumunun ithalatını ve üretimini yasaklanmış ve tüm Avrupa’da GDO’lara karşı kamuoyu tepkisi büyürken... Peki bu yasa kimlere hizmet ediyor? GDO’ya Hayır Platformu sözcüsü Arca Atay, Amerikan Tarım Bakanlığı tarafından 2005’te hazırlanan Tarımsal Biyoteknoloji Raporu’na göre, Amerikan Dış Tarım Servisi’nin aktivite planları arasında; Türkiye’deki karar vericilerin ABD’ye seyahatlerinin ve burada GDO ile ilgili alacakları eğitimlerinin tüm masraflarının karşılanması ile biyoteknolojik mısır ve pamuk üretiminden diğer ürünlere nazaran daha karlı çıkılacağının bu kişilere ve yerel üretici birliklerine devamlı olarak anlatılmasının olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte Atay, Türkiye’deki karar vericilerin, dünyanın en büyük tarımsal biyoteknoloji ve tarım ilacı şirketi olan Monsanto’nun misafiri olarak ABD’de GDO ile ilgili seminerlere, gezilere katılmasının ve tüm masrafların bu şirket tarafından karşılanmasının bu aktivite planlarının çoktan uygulanmaya başlandıklarının bir göstergesi olduklarını ekliyor. Nitekim aktivite planlarında kendi çıkarlarına uygun bir Biyogüvenlik Yasası’nın bir an önce çıkartılmasını teşvik etmek de var zaten.

Sağlığımız ve ulusal gıda güvenliğimiz ABD, Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve çokuluslu şirketlerin ellerine bırakılmışken GDO’ya Hayır Platformu ile birlikte “ABD’nin istediği şekilde değil; Türkiye halkının, çiftçisinin, tüketicisinin istediği şekilde bir yasa istiyoruz. GDO’ların yurtiçine girişine, ekilip dikilmelerine izin veren bir yasa bizim yasamız değil, bir ihanet yasasıdır...” demek çok da zor değil aslında... Siz ne dersiniz?

ŞİRİN GÜVEN / BORA YAZICIOĞLU

Kaynak: Cumhuriyet Dergi 21.06.2009